15 Aralık 2010 Çarşamba

19 Aralık Katliamı (Hayata Dönüş Operasyonu) 10.Yıl Oldu!

Barikatın içeride bulunan ve bedeni ile kendini savunan tarafı için 19 Aralık Katliamı.
Barikatın dışarıda bulunan, tankı, topu, bombası, gazı, mermisiyle saldıran tarafı için Hayata Dönüş Operasyonu.

Barikatın içeride bulunan tarafı için "Bize Ölüm Yok! Hadi gelin, girin içeri, ölülerimiz bile korkutacak sizleri!" zamanı... Yani 19 Aralık Katliamı.

Barikatın dışarıda bulunan tarafı için ise o günden sonra "gölgesinden bile korkar halde yaşamanın, lağım farelerinden bile kötü bir hayat sürdürmenin" zamanı... Yani Hayata Dönüş Operasyonu.

Barikatın iki yanında iki ayrı irade çarpıştı. İki ayrı ideoloji çarpıştı. İki ayrı ahlak çarpıştı. İki ayrı kültür çarpıştı...

Barikat hapishanelerle sınırlı değildi. Hayatımız bir barikatın iki tarafında geçiyor. Ya direnenlerin, halkın tarafında olacaksınız. Ya da katledenlerin, katillerin, emperyalistlerin tarafında. Barikatın üstünde ince bir çizgide durmak imkansız. Yel bile savurur sizi. Güçlüyseniz içeri düşersiniz zayıfsanız dışarı. İçeride 19 Aralık Katliamı, dışarıda Hayata Dönüş Operasyonu var.


10 Aralık 2010 Cuma

Yağmur Var istanbul'da

Her ne kadar şu an gavur illerde gurbette olsak bile kalbimizin yarısı değil bal gibi tamamı İstanbul'dadır. Hele yağmurluysa bir başkadır İstanbul.
Resim için onore_wankenobi ye çok teşekkürler.
Gurbette olmayan bilmez. Şehrinin cam arkasından bir resmi bile insanı hüzünlendirir.

9 Aralık 2010 Perşembe

An gelir Bandista gelmez! (Bandista Açıklaması)


Dost ve yoldaşlarımıza
11 Aralık 2010 Cumartesi günü gerçekleşecek An Gelir – Ahmet Kaya – Onsuz On Yıl etkinliği için büyük bir şevk ve dirençle Lütfi Kırdar Kongre Sarayı’nda bulunmak arzu ve çağrısındaydık. Ancak bugün itibariyle basından öğrendiğimiz üzere söz konusu gecede sergilenecek devletlû katılımı red ve tel’in etmek üzere bu kararımızdan vazgeçtiğimizi, lakin bu zeminde olmasa bile muhtelif tüm alanlarımızda, devrimci inadımızla Ahmet Kaya’yı, üzerinde simgeleşen tüm mücadelemiz, dilimiz, özgürlüğümüz ve yıkıcılığımız adına anmak ve yaşatmakta olacağımızı beyan ederiz.
Tarafımız bellidir. Henüz bir hafta evvel ‘Üniversiteler bizimdir, bizimle özgürleşecek’ diyerek haykıran kardeşlerimizi dayaktan geçirenler ve kolluk kuvvetlerinin bu tavrını “eli sopalı” gençle görüşmeyizbeyanıyla destekleyenlerle aynı yerde bulunmayacağız. Şarkılarımız onların kanlı ellerini yıkamak için değildir.
Tarihimiz onları tatmin etmek, sömürülerinin malzemesi olmak yahut yüksek siyasetlerinin masasında kart olarak atılmak için yazılmamıştır. Ki aç gözlerini doyuracak olanlar biz değiliz. Demokrasi kisvesi altında darbe koşullarını sürdürenler, emekçileri yok sayıyor, özgürlükleri kendi çıkarları etrafında tarif ediyor, dilleri tanımıyor ve cinsiyetçiliği perçinlemekte ısrar ediyorlar. Evet, yetmez! Belki muktedirler ardından yine timsah gözyaşı döksün diye daha fazla ceset lazım çetelelerine; Ahmet Kaya’yı terk etsek, Nazım’ı isterler, Dink’i terk etsek doğmamış kardeşimizi, o da yetmez!
Nevliberalizmin ve işbirlikçilerinin, karşıtını içererek etkisizleştirme, yok etme eylemlerinin bir parçası olmayacagız.
Vardık, varız, var olacağız!
Her Bandista sahnesi, ıslıkla söylenen her Ahmet Kaya türküsü, iktidara yönelen her çığlık, gurbette çekilen her ah, siyasi fikirleri ve eylemleri nedeniyle yaşama hakkını kaybeden yahut toprağından ayrılmak zorunda bırakılan her mülteci için saygı duruşudur.
Aksini tahayyül ettiğimiz anda;
Üşür ölüm bile..
dayanışmayla
tayfa>

Madem ki başladı… O halde inceldiği yerden kopsun… (Ersin Vedat Elgür* Yazdı)

Ya şimdi her darbeye karşı yanında olacağız hatta önünde duracağız öğrencinin... “Vurma!” diyeceğiz; “Yapma!”; ona saldıranlara... Ya da bol harfli unvanlarımızın gerisinde bir sığıntı mekânı olmaya devam edecek akademi... 

Akademinin uzamı artık boşluktur; 
biat edenlerin ve el pençe divan duranların “hiç” hükmündeki mekanı… 
saray koltuklarındaki sükut içinde dinginliktir; 
ve kendi intiharına gönüllü bir yolculuktur boğaz kıyılarında… 

Akademinin zamanı artık akmayan tekrar ‘an’larıdır; 
soluk amfilerde ‘teneffüs zili çalsın’ diye oturanların memur emekliliği beklentisi… 
kendi tarihine körlüktür ‘müfredat’ bekleyen ‘eğitmen’leriyle; 
ve vicdan 30 kelimelik bir kavramsal hazneye sığınan ‘liberal’ bir kıvırma eylemidir… 

Ülkenin kendi gırtlağına dayadığı bir bıçaktır artık akademi; 
3., 4. sıradan atanan rektörleriyle seçimi ‘yok’ sayılanların itirazsızlığında; 
ve dehşetengiz bir sessizliktir, ancak ezan sesinin bozabildiği koridorlarda. 

Bütün devlet erkânının sıraya girmiş linç çağrısıdır akademi, 
iliştirilmiş basının ‘………’de/da boy boy öğrenci fotoğraflarıdır hedef tahtasında… 
büyük binaların rahat odalarında geçirilen zaman, 
odaların kapısında yalandan kocaman bir unvan 
ve artık öğrencinin ağzında alışkanlıktan kullanılan anlamsız bir kavram: ‘Hocam.” 

Kongrelerde, sempozyumlarda bir puan avıdır akademi, 
çalıntı makalelerinde yalandan bir prestij jesti, 
beş para etmez kitaplara onay mührüdür. 

ameliyathane masasında performans parasıdır akademi 
ve ikinci öğretimlerde üç katı ders ücreti… 
koridorlarında ek ders kovalanan, en yüksek rakımında ihaleler dağıtılan… 

“kendi mağduriyetinden şanlı bir zalim yaratanların”, 
“zûlm ile abad olan sonunda berbad olur” hükmünü bilmeyenlerin 
her günkü ‘kolluk’ çağrısıdır akademi. 

Öğrencileri dövülen ve öldürülen, 
YÖK’ün kalkanında siyasi iktidar tarafından istifası istenen ‘özerk’ ve ‘özgür’ yöneticileriyle, 
bir eski düştür akademi. 

Düşünmenin ve yaratmanın uzak coğrafyasında eleştiriyi sadece ‘söz’ zannedenlerin, 

secdenin döndüğü yeni kıbleyi, piyasayı, tanrı hükmünde belleyenlerin, 

bir sure var ya sürekli okunur; “gözleri var görmezler, kulakları var duymazlar…” diye; 600’lü yıllardan bin sene daha geriye gidelim; “ruhları ham olanlar için gözler ve kulaklar kötü tanıktırlar” diyenleri bilmeyenlerin, 

akademinin ‘tekrar’ın değil ‘bilgi üretimi’nin mekânı olduğunu hiç ama hiç düşün(e)memiş olanların, 

ayakkabı atmanın haklı gururuna yumurta yemenin mağrurluğuyla ortak olamayanların, 

düşünsel sınırlılığı ve kapasitesizliği ile öğrencileri hasta ilan eden öne atlayan Türklerin, 

öğrencinin sevgili gazetesi Radikal’i, polise destek mahiyetinde ‘orantısız protesto’ kavramını üreten Canlara emanet edenlerin, 

yine aynı yerde iktidarın sağ Bekinin, 

üniversite ve siyaseti birbirinden ayırmaya özünden çok can atanların, 

sözünün hükmünün kolluk üzerindeki etkisini bile düşünmekten aciz olanların 
ve…. 
…. 
…. 
…. 
…’nin/nın/nun/ın/in mekanıdır akademi 


19 yaşında bir kadının eline, 
ufacık bir kutu içinde verildiğinde kanla yıkanan ‘düşürülmüş’ cenini 
“ne işi vardı hamile kadının orada” diyen soysuzluğun iznidir akademi… 
15 yaşında hamile kalmayı önerenlerin ülkesinde “bebeğin babası kim ki” diye soranların kahpeliğidir. 


“Öğrencilerin eylemi örgütlü bir eylem”miş ve “devletin elinde bunu yapanlarla ilgili bilgi var”mış. 
Bu ülkede üniversite öğrencileri 50 senedir örgütlenir ey devletin yüce erkanı, sağır sultanın bile duyduğu senin yeni malumun mudur? 
Yoksa siyasal alanın zeminini çıkar ve strateji hesaplarından arınmış biçimde üretmeye çalışan politik gençlere midir tehdidin? 
Kusura bakma ama; sakın ha sakın onlara dokunma. 
Hepsi benim öğrencimdir… 

Hocalarım… 
benim titrim düşüktür, sözümün hükmü yoktur… 
Ama ya şimdi her darbeye karşı yanında olacağız hatta önünde duracağız öğrencinin, 
“Vurma!” diyeceğiz; “Yapma!”; ona saldıranlara, 
Ya da bol harfli unvanlarımızın gerisinde bir sığıntı mekânı olmaya devam edecek akademi; 

Yeniden bir ÖĞRENCİME DOKUNMA demek zor olmasa gerek… 

*Ersin Vedat Elgür 
Dicle Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Görevlisi 
ersinvedat@gmail.com 

Sizin ‘istikrarınız’! Onun bebeği! .(Ece Temelkuran yazdı...)


-“Yapma! Hamileyim!” dedim. Karnıma vurdu
-Bebeği çıkarıp kutuya koydular. O ağırıma gitti.
-Bebeği doğuracaktım. Bakacaktık. Bakardık. Sevmiştik çünkü.
-Ben düşük yaparken polis beni gözaltına almaya çalışıyordu.

19 yaşında. Boyu 1.55 var yok. Yüzü yuvarlacık. Tatlıcık bir ses tonu var. Kahraman, küçük bir kız çocuğu. Kaşık kadar. “Dayanamazlar” diyor.“Babam çok üzülür. Annem çok üzülür. Sonra akrabalarımız var, onlar da belki kızar. Belki beni görmek istemezler artık. Onları çok üzerler benim yüzümden. Sonra belki... Yani dayak olmaz da... Yine de...”

İnsan Hakları Derneği’nin bir odasında yalnız başına bir kız çocuğu, bir kadının başına gelebilecek en korkunç şeyi yaşamış, polis tekmeleriyle bebeği düşürülmüş, bu dünyada bir başına duruyor ve... Kız çocukları niye böyle Allah’ım? Niye hâlâ başkalarını düşünür bir kız çocuğu acıdan rahmi sızlarken!

‘BEBEĞİ KUTUYA KOYDULAR’
Ağlamıyor. Eylemi anlatırken, biber gazını nasıl gözüne sıktıklarını anlatırken, ellerindeki gaz yanığını gösterirken, hastaneye nasıl alınmadıklarını, polisin onu nasıl düşük yaparken bile gözaltına almak istediğini, sedye getirmediklerini, bebeğinin kalbinin duruşunu... Kasıklarına tekmeler atan polislere,“Hamileyim! Vurmayın!” diye bağırmasına rağmen vurduklarını anlatırken. Hatta “Belki duymamışlardır” diyor, inanamıyor belli ki, bir insanın bile bile bir kız çocuğuna bunu yapabileceğine... Ağlamıyor şunu söyleyene kadar:

“Doktor geldi, ‘Bebeğinin kalbi durmuş, alacağız’ dedi. Sonra bebeği çıkardılar. (Parmağını gösteriyor) Bu kadarcıktı. Kutuya koydular. Kutunun üzerine benim adımı yazdılar. O zaman işte... (Kırılıyor ağzı, çenesi acıdan) Ağırıma gitti.”

DEVLET YARDIM EDİYOR!
Böyle bir hikâyeyi anlatmak için bir kız çocuğu bu kadar direnci, bu kadar olgunluğu nereden bulur? Bilemedim. Devam ediyor:

“Doktorlar dedi ki: Sende morarma yok. Bu bebeği kendi kendine düşürmüşsündür belki. İncelemeye alınacak.”

Ben bir şey demiyorum, o da bir şey demiyor. Susuyoruz, uzun hava. Devam ediyor yine:

“Devlet bana yardım edecekmiş, öyle dediler. Kürtaj parasını ödeyecekmiş devlet. 600 lira...”

Susuyoruz, küfür.

Bir kız çocuğunu bu devlet, bu hükümet, bu polisler böyle büyütüyor işte. 19 yaşında ölü bebeğini bir kutunun içinde önüne koyup “Korkma parasını vereceğiz” diyerek.

O kız çocuğu, bir hastane odasında ilk kez kadın-doğum muayenesi masasına yatarken çıkıp utanmadan, erinmeden, üşenmeden “Huzur ve istikrarımızın önemi ve falan ve filan” diyerek.

DOĞURACAKTI...
Sevmişler çocuklar birbirlerini. Konuşuyorlarmış, düşünüyorlarmış “Ne yaparız?” diye. İkisi de öğrenci. Ama çok sevmişler ve bu bebeğin doğmasına da karar vermişler. Belki okulu bırakırlarmış, belki başka bir çözüm bulurlarmış ama doğuracakmış işte, kopamamış bebekten. Bilen bilir... Sonra işte polis düşük yaparken ona şöyle demiş:

“Bu yaşta çocuk peydahladın ha!”
Gülmüş sonra.
Böyle olmuş işte...

Önceki gün devletimiz, hükümetimiz ve Başbakanımız böyle korunmuş “huzursuzluktan” ve“istikrarsızlıktan”.

“Belki bebeğim olmaz benim” diyor. Gözleriyle bana soruyor, sanki “Olur” desem iyi gelecek. Birileri iyi bir şeyler söylesin istiyor. Yarın muayene olacakmış yeniden, söyleyeceklermiş bir problem var mı diye. “O masaya yatmak istemiyorum bir daha” diyor. “Çok kötü bir şey. Çok kötü oldum ben.”

Sonra yine başkalarını düşünüyor:
“Bir kadın daha vardı. Onun da kasıklarına vurmuşlar hep. Belki onun da çocuğu olmaz.”

BİZİM PAYIMIZA DÜŞEN...
Yine bakıyor yüzüme. İstiyor ki “Yok öyle şey. Herkesin, senin de güzel bebeklerin olacak”diyeyim. Şuncacık bir kız, annesi bile yok yanında, şimdi tanıştığı bir “abladan” iyi bir şey duymak istiyor. Söylüyorum ben de. Ne yapayım! Çünkü bu devlet, bu hükümet, bu polisler, bu emniyet müdürleri bizim payımıza da bunu düşürüyor. Bebeğini kaybetmiş bir kız çocuğuna söyleyecek laf aratıyor. Var mı öyle bir cümle?

“Ne yazayım?” diye soruyorum, “Söyle ne istersen onu yazayım.”
“Bilmem ki” diyor. “Siz bilirsiniz.”
“Boş ver sen şimdi” diyorum.
“Söyle, ne istersen onu yazacağım.”
“Ne isteyeyim?” diyor.
“Bebeğimi mi!”
Ben çok küfür biliyorum. Ben çok küfür biliyorum. Ben çok küfür biliyorum. Alnından öpüyorum, elini tutuyorum. Çünkü işte, bu memlekette bizim payımıza bu düşüyor. Birbirimizin elini tutmaktan, sarılmaktan başka bazen çaremiz kalmıyor.

Zaman Hedef Gösteriyor!


İstanbul ve Ankara'da aynı öğrenci... Eeee? Sonuç? Gözaltına alınsın ve tutuklansın mı istiyorsunuz? İstanbul'da olan birisi Ankara'ya gidemez mi? Şehirler arası yasak var ve onu mu ihlal etti? Öğrencilerin üniversitelere girmesi ve panellere katılması yasak mı? İstanbul'da sokakta olan öğrenci Ankara'da üniversitede panelde olamaz mı? Amacınız ne bu haberde? Neyi hedef gösteriyorsunuz!?! Ne amaçla yargısız infaz yapıyorsunuz?! 
*
Hükümet sizin, hükümeti sizin hocanız ve hocanızın ikamet memleketi emperyalist katil Abd yönetiyor diye mi böyle bir "hedef gösterme ilanına" pervasızca imza atıyorsunuz? Size ülkenin dört farklı ilinde yapılan Türban eylemlerine ait bazı resimler yollasam ve o resimlerde üç Türbanlı kadın öğrencinin  dört ilde de eylem ve protestoda bulunduğunu göstersem ne dersiniz? Hatta bu resimlerin ikisi sizin arşivinizden desem ne dersiniz? Ve onlardan birisi şu an Akp hükümetinin bir bakanının danışmanlarından birisi ise ne yaparsınız? O resimleri koyup "o Türbanlı kadın dört ilde dört eylemde" başlığı ile haber yapar mısınız? Vakit-Zaman-Star... Bir gün hoca efendiniz ve sultanınız iktidardan inecekler, ilelebet kalmayacaklar o konumlarda. Abd yeni kuklalar, yeni yandaşlar oluşturacak. Ve o yeni birileri sizi sayfalarında hedef gösterdiğinde "ulan zamanında biz de yapmıştık" demeyi unutmayın! Biraz dürüst olun ve haberini yaptığınız resmin altına açıkca isteminizi yazın! Asılsın mı, kesilsin mi? Bir gün sokakta yürürken, saçı uzun diye kimliği belirsiz katillerce katledilsin mi? Örgüt yalanı uydurulup cezaevinde senelerce yatsın mı? O öğrenci için ne yaptırım istiyorsunuz "Hakim" gazetenin "Savcı" habercileri? Haberi yaptınız bari ismini koyun...

*Resimdeki öğrencinin yüzü tarafımdan beyazlatılmıştır.

8 Aralık 2010 Çarşamba

Ajanda Aralık Sayısı Çıktı..

Aralık Sayısı Yeniyıl konseptiyle büyüleyici!
Her sayfası göz alıyor!

Veeeee bu sayıda tüm okuyuculara Ajanda'dan yeniyıl sürprizi!

Aralık Sayısını pdf olarak indirmek için lütfen buraya tıklayın.

Online okumak için http://www.ajandadergi.blogspot.com/adresini ziyaret edin.

Mutlu ve sağlıklı yıllar dileriz.

ajandadergisi@gmail.com
Begenerek takip ettigim, harcadiklari emege sonsuz saygi duydugum ajanda online aktüel dergisine destek olabilmek için bu yazıyı aynen Ajanda Dergi den aldım. Hepsinin ellerine, emeklerine saglik. 

7 Aralık 2010 Salı

2010 Yılında da İstanbul Cop, Biber Gazı ve Devlet Terörü Başkenti Olmaya Devam Etti

Çok resim koymaya ve uzun uzun yazmaya gerek yok.

Akp modeli faşizm tam gaz ilerliyor. 

Yaşasın ileri demokrasi, yaşasın biber gazı, yaşasın işkence, yaşaşın cop. 

'Yetmez ama Evet' diyen aydın görünümlü, karaktersiz, satılmış, şerefsiz ve alçaklar sürüsü, bebeğini düşüren genç kadının karnına inen tekmeyi o polisler değil siz attınız. Aydınım diye geçinenler o tekme sizin, o bot sizin, o gazı siz sıktınız, o copu siz vurdunuz. 

İşte açıklıyorum işçileri, öğrencileri coplayan, gaz sıkan, tekmeleyen, işkence yapan, hamile kadınları yerlerde sürükleyip bebeklerini kaybetmelerine sebebiyet veren suçlular listesi:

***Alfabetik sıralamada AKP ideoloğu Anayasa Mahkemesi Raportörü Osman Can’ın bir yanında Oral Çalışlar, diğer yanında Oya Baydar var… Listeden bir demet: Adalet Ağaoğlu, Ahmet Kekeç, Alev Erkilet, Alper Görmüş, Atilla Aytemur, Avi Haligua, Aydın Engin, Ayhan Aktar, Ayşe Günaysu, Bahri Bayram Belen, Baskın Oran, Bayram Bozyel, Bülent Somay, Cafer Solgun, Celal Yıldırım, Cengiz Aktar, Cengiz Algan, Çağatay Anadol, Demiray Oral, Dilek Kurban, Emre Aköz, Erdağ Aksel, Ergin Cinmen, Ergun Özbudun, Erol Katırcıoğlu, Fadime Özkan, Ferhat Kentel, Garo Paylan, Görkem Yeltan, Gülçin Avşar, Gülden Sönmez, Gürbüz Özaltınlı, Halil Berktay, Hayko Bağdat, Hilal Kaplan, Jale Mildanoğlu, Kerem Kabadayı, Kezban Hatemi, Lale Mansur, Leman Yurtsever, Leyla İpekçi, Markar Esayan, Mehmet Altan, Mehmet Rasgelenler, Mehmet Uçum, Mithat Sancar, Mustafa Paçal, Mustafa Şentop, Necmiye Alpay, Oral Çalışlar, Osman Can, Oya Baydar, Ömer Laçiner, Perihan Mağden, Roni Margulies, Salih Tuna, Sami Evren,  Sezai Temelli, Sinan Özbek, Şahin Alpay, Şenol Karakaş, Taner Ziya Koçak, Tatyos Bebek, Tuğbay Öz, Turgay Oğur, Ümit Kardaş, Ümit Şahin,  Yalçın Ergündoğan, Yasemin Çongar, Yasemin Göksu, Yıldıray Oğur, Yıldız Önen, Yıldız Ramazanoğlu,  Yücel Sayman, Zaycan Akış, Zeynep Tanbay… Ve ismini bilmediğim diğer "yetmez ama evet" çiler. Kına yakın nur topu gibi bir bebeğiniz olmadı. Doğmamış bebeğin katili oldunuz. Hadi çıkın ekranlara haykırın; 'yetmez, daha fazla işkence lazım, daha fazla şiddet lazım, daha fazla ölüm lazım'..!


Hadi çıkın sokaklarda kutlayın. Doğmamış bebeğin operasyonu. Siz seversiniz o yüzden bunun ismi HAYATA DÖNÜŞ OPERASYONU 2 olsun. Aralık ayında yapmayı sevdiğiniz operasyonlardan.

*** İsimler Birgun gazetesinde cikmis bir yazidan alinmistir.

6 Aralık 2010 Pazartesi

Kardeşimsin Alexis, Hepimiz 16 Yaşındayız

Yunanistanda, 6 Aralık 2008 günü, Aleksis Grigoropulos isimli 16 yaşındaki bir genci polis kurşunuyla katledildi. Aleksis'in katledilmesi karşısında, merkezinde Atina olmak üzere tüm ülkede işçiler, emekçiler, öğrenciler ayağa kalktı. Tıpkı 1985'te yaşanan son polis katliamı karşısında olduğu gibi, bir kez daha araçlar ateşe verildi, devlet binaları yakıldı, yollar kesildi, üniversiteler işgal edildi. Yunan halkının Aleksis'i eylemli sahiplenişi, okulların dahi kapanmasına neden oldu. Yunan devleti ise, polis cinayeti yetmiyormuş gibi, işçi ve emekçilerin bu haklı öfkesini de olağanüstü hal ilanıyla bastırma arayışındaydı. 


İsyanın daha başlangıcında Yunan içişleri Bakanı yaşananlardan dolayı istifasını verdi ancak başbakan tarafından kabul edilmedi ve korundu. Türkiye'de oldugu gibi olayın münferit oldugu savunuldu.

Yaşanan tüm olayların altında farklı sebeplerde bulunmakta... Örneğin; hükümetin eğitim-öğretim alanında uyguladığı yanlış politikalar,işsizlik,gençlerin gelecek kaygısı ve daha bir çoğu.

Olaylar ilk 8 gününde 200 milyon avroluk zarara yol açtı. Yunan hükümetinin elindeki göz yaşartıcı gaz bombası ise tükendi bu nedenle yeni siparişler verildi. Ordu sarı alarma geçirildi. Ayrıca yunan rütük kurumuda yunan gazete ve televizyonlarına gönderdiği genelgede aşırı şiddet olaylarının gösterilmemesini istedi.

Gösteriler ise sadeceYunanistanla sınırlı kalmadı, avrupa ülkeleri ve Türkiye'de de devam etti. İstanbul ve İzmir'deki Yunanistan konsoloslukları önlerinde gösteriler düzenlendi. Ülkemizden de Yunanistandaki mücadeleye destek iki yıldır artıyor.
Yunanistanın tümüne yayılan etkinliklerde işçi gençlik ve tüm emekçilerin sloganı ise hepimiz 16 yaşındayız.




BİZİM ÜLKEMİZDE BİR GENÇ,POLİS TARAFINDAN KATLEDİLİNCE NELER OLUYOR?



Bu yaşananlar bizim ülkemize çok da uzak şeyler değil .Fazla geriyede gitmeye gerek yok yaklaşık 2 yıl önce Engin Ceber, polis tarafından katledildi.



Yaşanan bu iki olay arasında ki fark nedir?



HİÇ!



Tepkiler neden farklı?



Çünkü bizim halkımız bilinçli değil



Çünkü bizim halkımız korkuyor



Çünkü gerekli kamuoyu oluşturulamıyor!



Devlet ceza vereceği yere suçluları ödüllendirircesine aklıyor.

Böyle bir ortamda elbetteki tepkiler farklı olacaktır.

Biz istiyoruz ki bu yaşananlar değişsin biz istiyoruz ki sesimiz daha yükseklere çıksın biz istiyoruz ki daha güçlü olalım.Tüm bu nedenlerle bu ve benzeri yaşanmış ve yaşanmakta olan bir çok olaya karşı yaşanmış ve yaşanmakta olan bir mücadelenin bize örnek olabileceğini düşünüyorum...

28 Kasım 2010 Pazar

Haydarpaşa Değil, Tarihimiz, Kültürümüz Yanıyor

Haydarpaşa Garı... Yıllardır AKP hükümetinin bir otel ve gökdelen projesinin parçasıydı. Çevreciler, gerçek İstanbullular ve tarihine sahip çıkanlar bu yağma, peşkeş ihtimaline karşı tepki gösterdiler hep. Ancak bugün Haydarpaşa Garı yandı. Yürüyerek 10 dakika mesafede bulunan itfaiye 20 dakika sonra geldi. Garımız, kültürümüz yakıldı. Bundan sonra AKP halay çekerek, kahkalar atarak bizlerin tepkisizliğinden yararlanıp çok önceden söz verdiği sermaye sahiplerine bu binayı ve çevresini peşkeş çekecektir. Bu ülke insanı ne yazık ki koyun kadar bile tepkili değildir. Koyun bile bıçak vurulduğunda kaçmaya çalışır. Bizim insanımız uzaktan seyreder, yan gelir yatar, "Bana ne, ister gar olsun, ister otel" der... 
HAYDARPAŞI GARI TEKRAR GAR OLARAK RESTORE EDİLMEK ZORUNDADIR... 
BU YANGINA VE YIKIMA SESSİZ KALAN ŞEREFSİZDİR.

TKP 90.Yaşında


TKP li değilim. Evet sosyalistim ama TKP li değilim. Ancak ülkemde Türkiye Komünist Partisi diye bir parti olmasından çok memnunum. 90 yıldır hayatını öyle ya da böyle sürdürüyor olmasından da gurur duyuyorum. Komünizm ismini korkmadan telaffuz edenlerin varlığı beni memnun eden. Ben oy kullanmasam bile, bu seçim sistemini ve düzeni protesto etsem bile seçim pusulasında "Türkiye Komünist Partisi" diye bir seçeneğin bulunmasından memnunum. 1920 Bakü'den, Mustafa Suphi'den günümüze yaşıyor olmalarından memnunum. Bugün 90.yılını bir etkinlikle Abdi İpekçi Spor Salonu'nda kutlamış TKP. Etkinlik 1789 Fransız Devrimi temsili ile başlamış. 2010 yılında Paris'ten İstanbul'a, komünün başkentinden bizim kavgamızın başkentine kendimce selamlarımı gönderiyorum. 90.yılın kutlu olsun TKP.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Tribünlerin isyan sesi beyazperdede


Almanya’nın  ‘kategori dışı’ futbol takımı St. Pauli’nin aşkın, vefakâr ve bir o kadar da isyankâr taraftarının hikâyesi beyazperdeye aktarıldı. ‘Gegengerade: Niemand siegt am Millerntor’ (Düz Sırt: Millerntor’da kimse kazanmaz) adlı filmin yönetmen koltuğunda daha önce punk hareketiyle ilgili bir film hazırlamışlığı bulunan Alman yönetmen Tarık Ehlail oturuyor. Filmde Magnus, Kowalski, Arne, Dr. Hennings ve Baldu isimli, dünyaları birbirinden çok farklı beş St. Pauli taraftarının hikâyesi üzerinden takım için duyulan ve mantıkla açıklanamayacak tutkunun halleri anlatılıyor. Bazı bölümlerinde binlerce kişilik gerçek taraftar görüntülerinin kullanıldığı filmin oyuncu kadrosunda, Fatih Akın’ın ‘Soul Kitchen’, ‘Temmuzda’, ‘Solino’ gibi filmlerinde de rol almışlığı bulunan, Almanya’nın önde gelen oyuncularından Moritz Bleibtreu ile Mario Adorf, Natalia Avelon, Fabian Busch, Katy Karrenbauer, Wotan Wilke Mohring gibi isimler bulunuyor. Film, gelecek yıl Almanya’da gösterime çıkacak. En büyük dileğimizse St. Pauli taraftarlarının aşklarına yaklaşık bir buçuk saat boyunca saygı duruşunda bulunan filmin Misak-ı Milli sınırları içerisine de uğraması.


St. Pauli: Başka bir semt, bambaşka bir taraftar grubu
St. Pauli’deki keramet nereden geliyor? 1910’da kurulan kulübün sıradışılığının altında Almanya’nın liman kentlerinden Hamburg’daki 30 bin kişilik St. Pauli semtinin kendine özgü yapısı yatıyor. St. Pauli, 17. Yüzyıl’da kurulmasının ardından cüzamlı hastalarla başlayıp zaman içinde toplumun tüm ezilenlerine ve dışlananlarına ev sahipliği yapan bir mahal oldu. Denizcilerin uğrak yeri olması nedeniyle genelev kültürü zaman içinde oturdu. Semt bugün de Amstardam’daki Red Light’ı andıran ve hayat kadınlarıyla dolu, bol sex shop’lu geniş bir caddeye sahip durumda. Almanya’daki punk hareketinin zamanında güçlü olduğu, her daim muhalif bir damara sahip olan semtte bugün yaşayanların dörtte biri göçmen kökenli. Sokakları genelevlerle, barlarla, grafitili, isyankâr sloganlı duvarlarla, kırık bira şişeleriyle dolu bu semtin kulübü de haliyle farklı oluyor. 



“Faşistleri s..tir edin Türkler’le kardeşiz”
Taraftarlar her maçta ellerinde Marx ve Che posterleri, kara-kızıl flamaları, sembolleri kuru kafalı bayrakları (Kurukafa Hamburg’da zamanında zenginleri soyup malları fakirlere dağıtan korsan Störtebeker efsanesini temsil ediyor), biraları, anti-faşist sloganları ve şarkılarıyla Millerntor Stadı’nı doldurup yenilseler bile bir şenlik havası estiriyor. Taraftarların duyarlı olduğu konular saymakla bitmez. 1993’te Solingen kentinde Neo-Naziler’in ev yakıp beş Türkiyeli’yi katletmeleri sonrası Türkçe açtıkları ‘Faşistleri s..tir edin, biz hepimiz kardeşiz!’ pankartı sadece bir örnek (Kadrosunda daha önce de Türkiye kökenli futbolcuların bulunduğu takımda bu sezonda da kolunda Dersim 63 dövmesi bulunan Türkiye kökenli futbolcu Deniz Naki oynuyor). Kulüp aynı zamanda uluslararası alanda da sol açıktan top koşturuyor. Takımın FİFA üyesi olmayan ülkelerin takımlarına 2006 FIFI Dünya Kupası’nda ev sahipliği yapması bunun güzide örneklerinden. Her ülkenin kendi adıyla katıldığı ve KKTC’nin şampiyon olduğu kupaya St. Pauli’nin kendi adıyla katılması da cabası. 



St. Pauli bugünlerde tarihinin en iyi dönemlerinden birini yaşıyor. Yıllar boyunca birçok kez Almanlar’ın birinci ligi Bundesliga’ya çıkıp geri düşen takım 2004’te üçüncü lige kadar düştü, büyük bir mali krize girdi ve amatör kümeye düşmenin eşiğinden döndü. Ama yardıma St. Pauli ruhu yetişti! Kulübün o dönemdeki eğlence merkezi işletmecisi eşcinsel başkanı Corny Littmann’ın liderliğinde tişört satışından özel maçlara mali gelir getiren kampanyalar düzenlendi ve bu arada takım da kendini toparlamaya başladı. Ve St. Pauli bu sezon yeniden Bundesliga’ya yükseldi. Ama has St. Pauli taraftarı için değişen bir şey yok. Hatta onlar endüstriyelleşmeden ve moda olduğu için tribünlerine doluşan cüzdanı kalın gençlerden de rahatsızlar. Amatör lige de düşse, yenilse de yense has taraftarı hep onunla…

26 Kasım 2010 Cuma

19 Aralık'ın yargısız infazcısı gazeteciler


ORAL ÇALIŞLAR

26/11/2010
O dönemde gazeteler, TV'ler ölüm orucu yapan (ve daha sonra yakılan, hedef gösterilen) insanların aleyhine akılalmaz yayınlar yaptı.

19 Aralık 2000 tarihinde geceyarısı 20 cezaevine birden operasyon yapıldı. Cezaevlerini yakıp yıkan bu vahşi operasyonda 30 tutuklu ve mahkum, 2 de asker yaşamını yitirdi. Yüzlerce mahkum ağır yaralar aldı. Bu insanlıkdışı saldırının ardından tutuklu ve mahkumlar F Tipi cezaevlerine sürüklenerek yerleştirildiler. 
Operasyon iki aydır ölüm orucu yapanları hedef almıştı. Tutuklu ve mahkumlar hücre tipi cezaevlerine karşı çıkıyorlar ve daha insani bir cezaevi düzeni talep ediyorlardı. 
Ölüm oruçlarını sonlandırmak ve ölüm oruççuların da taleplerinin makul düzeyde kabul görebileceği bir çözüme yardımcı olmak amacıyla tutuklu ve mahkumların ve dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün talebiyle Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Zülfü Livaneli, Can Dündar ve ben Bayrampaşa cezaevine gitmiştik. Orada aramıza Meclis İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Mehmet Bekaroğlu da katılmıştı. 

‘İçerideki arkadaş’ sözünden kışkırtma 
“İçeri”deki bir görüşmeden çıktıktan sonra tutukluların taleplerini gazetecilere aktarırken “içerideki arkadaşlar” dememden yola çıkarak, bugün çok gündemde olan bir yazar beni bizzat hedef alan ağır bir yazı yazmıştı. Konu bununla sınırlı kalmamış, onun yönettiği gazete dahil birçok yerde yapılan bir dizi haber ve o gazeteci başta olmak üzere çeşitli isimlerce yapılan yorumlar vahşi müdahalenin kışkırtılmasında etkili olmuştu. (Operasyondan sonra da gazetenin manşetini şöyleydi: “Devlet girdi.” Bu iki sözcüğün arkasındaki derin anlamı değerlendirmeyi size bırakıyorum.) 
O günlerde bu tür yazılar yazan ve “hedef gösteren” yazar ve gazetecilere gereken cevabı verip, eleştirilerimi açıktan ifade ettiğim için bugün onların adını anmaya gerek duymuyorum. 
10 yıl sonra aynı gazeteler ve gazetecilerin, “Hacer Arıkan’ı kim yaktı” diye manşetler atıyor olmaları sevindirici. Bu olayın hesabının geç de olsa sorulmasına destek vermeleri olumlu. Ama “büyük resim”e bakarak şunu sorgulamayı sürdürmek gerekiyor: Gazetecilerin sorumluluğu ne olacak? 

‘Az bile’ diyenler 
Gene o dönemde cezaevlerine yapılan saldırıyı “az bile yaptınız” diyerek destekleyen bir başka gazete yöneticisinin bugün “Kim bunun sorumlusu?” diyerek haklı bir soru sormuş olmasını dikkat çekici buluyorum. Sıradan askerlerden önce 19 Aralık operasyonunun baş sorumlularının hesap vermesi gerektiğine dikkat çeken bu gazeteci, dönemin İçişleri Bakanı Saadettin Tantan ve dönemin Jandarma Komutanı Aytaç Yalman’ın bu işteki sorumluluğuna vurgu yapıyor. Kendisinin söylediklerine gerçekten katılıyorum.
Ama bu kendisinin sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. Kendisi 19 Aralık 2000 operasyonun ardından şunları yazmıştı: “Devlet belki de yıllar önce yapması gerekeni yaptı. Cezaevlerine girdi. Halk devletin yaptığı bir işi ilk kez bu kadar benimsiyor. Sıradan vatandaş F tipine de, cezaevine yapılan operasyona da destek veriyor. Hatta devleti yeterince sert olmamakla suçluyor.” 
O dönemde gazeteler, gazeteciler, TV ekranları ölüm orucu yapan (ve daha sonra yakılan, hedef gösterilen) insanların aleyhine akılalmaz yayınlar yaptılar. Medya vahşi operasyoncuların borazanı haline geldi. (Bu yayınları yapanların arasında inanmakta zorlanacağınız isimlerin de yer aldığını belirteyim. Merak edenler, Aralık 2000 tarihli gazeteleri şöyle bir tararlarsa “manzara”yı görebilirler.) 
Sorunu yalnızca bu gazetecilerin sırtına yıkıp kurtulamayız. Temeldeki sorun, hala devam eden ve birçok konunun medyada ve kamuoyunda ele alınma biçimine yansıyan derin ve köklü bir anlayış sorunu. Bir gazetecilik kültürü ve felsefesi sorunu...