12 Mart 2010 Cuma

Elazığ Depremi ve Yeni-Sağ Tarihçilik

Ahmet Altan'ın bir ibret vesikası olan aşağıdaki satırları, entelektüel bir sefaleti ve edebi bir ucuzluğu simgelemesinin yanı sıra, kötü bir örnek de olsa, yeni-sağ tarih yazıcılığının da tipik bir özeti olması bakımından önem taşıyor.

"Osmanlı İmparatorluğu kurulduğunda Elazığ köylüleri nerede oturuyordu? Kerpiç evlerde. Birinci Meşrutiyet ilan edildiğinde nerede oturuyorlardı? Kerpiç evlerde. İkinci Meşrutiyet’te? Kerpiç evlerde. Saltanat kaldırıldığında? Kerpiç evlerde. Hilafet kaldırıldığında? Kerpiç evlerde. Cumhuriyet ilan edildiğinde? Kerpiç evlerde. Şapka devrimi yapıldığında? Kerpiç evlerde. 1960, 1971, 1980 darbeleri yapıldığında? Kerpiç evlerde. 28 Şubat darbesinde? Kerpiç evlerde. Şimdi nerede oturuyorlar? Kerpiç evlerde." (Ahmet Altan, Taraf gazetesi, 9 Mart 2010)

Yukarıdaki alıntı, bu ülkede gerici ve sağcı bir tarih anlayışının en pespaye örneklerinden biridir. Kökleri Tanzimat'a kadar giden "bin yıllık" muhafazakâr, gerici ve sağcı bir tarih anlayışıdır.

Türk modernleşmesini, aydınlanmasını ve devrimini taşıyamayacak kadar güçsüz olan, bu nedenle her ilerici hamlenin neredeyse daha başlangıcında geleneksel egemen sınıf ve zümrelerle uzlaşma arayan, dahası giderek kendi devrimine ihanet eden Türk burjuvazisinin tarih anlayışıdır.

İkisi dışında (1971 ve 1980 darbeleri) bu kronolojinin işaret ettiği bütün tarihsel dönemeçler, modernleşme sürecini ve bu bağlamda gerçekleştirilen bütün ilerici atılımları mimlemektedir.

Sadece bir örnek üzerinde durmak bile -ki en kritik tarihsel dönemeçlerden ve örneklerden biridir- yukarıdaki tarih kurgusunun çökmesi için yeterlidir:

"İkinci Meşrutiyet" kavramıyla bir parça önemi ve değerinin üstü örtülen 1908 Devrimi, İttihat Terakki hakkındaki bütün tarih ve bilim dışı "ideolojik" değerlendirmelere karşın, bu topraklarda burjuva anlamda ilk demokrasinin kuruluşunu gerçekleştirmiştir. Liberal meczuplar çok şaşıracak ama, bütün etnik ve dinsel topluluklara özgürlükleri tanınmış ve tümü kendi kimlikleriyle Meclis-i Mebusan'da temsil edilmiştir. Çok partili hayat zannedenildiği gibi 1946'da değil, 1908'de kurulmuş ve ilk serbest seçimler yapılmıştır. 1908 Birinci Meşrutiyet'in devamı, Cumhuriyet'in öncülüdür.

10 Mart 2010 Çarşamba

İki kadın: Ajda ve Rosa

Bir emekçi kadınlar gününü böyle heba etmek istemezdik; ancak meselenin sadece “kadın” değil, “emekçi kadın” olduğunu anlatmak için illa ki “üretme”ye mi bakmak lazım?




Mesele şu: Milliyet’in Cadde ekinde “Süperstar’ı ağlatan vahşet” başlığıyla yayımlanan habere göre, Ajda Pekkan’ın köpeği “Puik” geçen hafta zehirlenerek öldürülmüş. Üzüntüsünü dağıtmak için bir bara giden “Süperstar”ın göz pınarları, hüzünlü bir şarkının eski dostunu ona hatırlatması üzerine dolmuş. Milliyet’in kafası tuhaf çalışan muhabiri de üşenmemiş, Pekkan’ı aramış. Ajda Hanım, “Köpeğimi belediye zehirledi. Hayvanlara ülkemizde değer verilmiyor” demiş.

Yorum yapmadan önce diğer kadınımıza geçelim. 1917 yılının Breslau hapishanesinde, askerlerin bir mandayı dövmesi üzerine Sonja Liebknecht’e şunları yazmıştı Rosa Luxemburg, biraz uzunca:
“Soniçka, manda derisinin kalınlığı ve sağlamlığı özdeyişlere geçmiştir, düşün artık, derisi yarılmıştı. Yük boşaltılırken hayvanlar yorgunluktan bitkin, hiç kıpırdamadan duruyorlardı ve biri, kanayan, bütün bu süre içinde o kara suratında ve yumuşacık kara gözlerinde ağlayan bir çocuk ifadesiyle önüne bakıyordu. Bu gerçekten de tam olarak, şiddetli bir şekilde cezalandırılmış, üstelik nedenini niçinini anlayamamış, zulüm ve işkenceden nasıl kaçacağını bilemeyen bir çocuğun ifadesiydi. Hayvanın karşısında duruyordum, bana baktı. Gözlerimden yaşlar boşanıyordu. Akıttığım yaşlar, onun gözyaşlarıydı. İnsan, ancak canı kardeşinin kederi karşısında, benim bu sessiz ıstırap karşısında çaresizlik içinde titrediğim kadar acıyla titrer.

“Romanya’nın özgür, bereketli, yemyeşil otlakları ne kadar uzak, nasıl sonsuza dek yitirilmiş. Ne kadar farklıydı güneşin ışıltısı, rüzgârın esişi; ne kadar farklıydı kuşların güzelim cıvıltıları, çobanların şarkılı çağrıları. Buradaysa; bu tuhaf, sevimsiz şehirde; boğucu bir ahırda, çürümüş samanla karışık küflü, kusturucu otlar, tuhaf, korkunç insanlar, ve dayak, taze yaradan akan kan.....

Ah! Zavallı mandam! Benim zavallı canım kardeşim! İkimiz de burada öyle güçsüz, öyle hevessiz duruyoruz; ancak acıda, güçsüzlükte ve özlemde ortağız.”

Ajda’nın ağlak ve teşhirci sulugözlülüğüne karşı, Rosa’nın belki birazcık Raskolnikovcu duygusallığı daha “hayvansever” değil midir? Ajda Pekkan’ın kendi sınıfına ait bir acımayla “himayesine” aldığı minik Terrier, onun için bir süs nesnesinden farklı değildir. Barda çalan hüzünlü bir şarkı eşliğinde eski dostunu hatırlaması çok romantik görünse de, “Puik” Ajda Pekkan için dışsaldır, korumaya alınacak bir yoksul çocuktan ibarettir.

Rosa için ise, dayak yiyen manda yalnızca dayak yiyen bir manda değildir. O, “yorgunluktan bitmiştir”; yük taşımak için kullanılmaktadır ve büyük ihtimalle, daha fazla yük taşıyabilmesi için dövülmektedir. Luxemburg, açıkça yaşama hakkı elinden alınan manda ile kendisi arasında benzerlik kurmaktadır: Manda dışarıda işe koşulmak için işkence görürken, Rosa içeride işten alıkonmak için tecrit edilmiştir.

8 Mart’ın kerameti belki bir de burada aranmalıdır: Mesele kırbaç yemek veya öldürülmek değildir; mesele duyduğun acıyı başkalarınınkiyle (ve kendininkiyle) örtüştürebilmektir. Rosa bir “emekçi kadın”dır, yani kadındır, manda sevgisi onundur. Ajda Pekkan ise köpeğini dolaştırmaya çıkan alelade birisidir. Bunu yapmak için, kadın ya da erkek olmaya gerek yoktur.
Bir not da “Puik” ismi için. Ülkemizde Kaptan Swing adıyla bilinen çizgi romandaki karakterlerden biri olan Mister Blöf’ün köpeğinin adıydı “Puik”. Arkadaşı Gamlı Baykuş tarafından pek sevilmese de, Amerikan Bağımsızlık Savaşı döneminin, İngiliz emperyalizminin askerlerine kök söktüren köpeğiydi...

4 Mart 2010 Perşembe

You'll Never Walk Alone

Başlık için not: Yazı başlığını Liverpool ile özdeşleşmiş o meşhur slogandan seçtik. Çünkü İzmir Tariş önünde atılan slogan "ASLA YALNIZ YÜRÜMEYECEKSİN"olmuştu. 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası sloganlar özde aynı kalsa bile, zaman onlarda ufak değişimlere yol açmıştı. Ancak 21.yy ın ülkemizdeki en büyük işçi direnişlerinde atılan bu slogan belkide 21.yy mücadelesinin en büyük ihtiyacını ortaya koyuyor. Tekel biziz, tariş biziz. Kapımız sabah beşte çalınmadı, işimiz henüz elimizden alınmadı diye rahat uyku uyumak yok bize. Komşumuzun derdi varsa o dert bizim! Komşumuz çadırda hak arama kavgasındaysa o direniş bizim! Sendikaların direnişi kırma ve hükümete teslim olma çabalarını, basının ve kamuoyunun direniş karşıtı tüm yalanlarını boşa çıkaracağız. ASLA YALNIZ YÜRÜMEYECEKSİNİZ TEKEL VE TARİŞ İŞÇİLERİ...



''TEKEL-TARİŞ zafere kadar direniş''

Çiğli İplik Fabrikası önünde eylemlerini sürdüren TARİŞ işçilerine, Ankara’dan İzmir’e dönen TEKEL işçileri doğrudan Genel Müdürlük önüne gelerek destek verdi.

Geçtiğimiz Pazartesi, TARİŞ Pamuk ve Yağlı Tohumlar Birliği’ne bağlı Çiğli İplik Fabrikası önünde direnişe başlayan işçiler, TEKEL işçileriyle beraber ‘TEKEL – TARİŞ zafere kadar direniş’, ‘Asla yalnız yürümeyeceksin’ sloganlarını attı.

Türkiye Tekstil Örme ve Giyim Sanayi İşçileri Sendikası (TEKSİF) İzmir Şube Başkanı Faruk Aksoy yaptığı açıklamada, TEKEL işçilerinin Ankara’daki eylemleriyle tüm Türkiye’nin sevgi ve desteğini kazandığını belirterek, ''Onları bugün yanımızda görmek bizim için çok önemliydi. Hatıra defterimizde ilk sayfaları onların alması bizleri çok sevindirdi'' dedi.

TEKEL işçileri adına konuşan Tek Gıda-İş Sendikası üyesi Sevim Ulaş ise yaptığı açıklamada, TEKEL direnişinin 79. gününde olduğunu ve çadırları kaldırdıklarını ifade ederek şunları söyledi: ''Kaderlerimiz bir. Birlikte hareket etmek zorundayız. Biz 79 günde asla yalnız yürünmemesi gerektiğini öğrendik.''

‘1 Nisan’a kadar TARİŞ işçileriyle birlikteyiz’

Tek Gıda-İş Sendikası üyesi Seçil Çaldıroğlu da, 1 Nisan’da Ankara’ya tekrar gideceklerini kaydederek, o tarihe kadar eylemlerini TARİŞ işçilerine destek vererek TARİŞ Genel Müdürlüğü önünde sürdüreceklerini söyledi.

TEKEL işçilerinin devletle, TARİŞ işçilerinin ise özel sektörle mücadele ettiğini belirten Çaldıroğlu, “Biz amacımıza ulaşma noktasında önemli mesafe kat ettik. Elimizden geldiği kadar buradaki arkadaşlarımıza destek vereceğiz. Arkadaşlar acemi. Slogan atmayı çok bilmiyorlar. Biraz çekiniyorlar. Biz onlara örnek olmaya çalışıyoruz. Bir ay burada birlikte olacağız'' dedi. Çaldıroğlu, TEKEL işçilerinin iki günlük istirahatin ardından TARİŞ önündeki eyleme katılacağını ifade etti.

TARİŞ’te anlaşma yok

Öte yandan, TARİŞ Pamuk Birliği ile TEKSİF arasında yapılan görüşmelerde anlaşma sağlanamadığı bildirildi. TEKSİF İzmir Şube Başkanı Faruk Aksoy, Birlik Başkanı Mehmet Beliğ Azbazdar ile yapılan görüşmede, işten çıkarılanların tazminatları için iplik fabrikasındaki makinelerin satışından elde edilecek gelirin kullanılacağının söylendiğini ancak bunun işçi alacaklarının ödeneceğinin garantisi olmadığını ve bu yüzden de önerinin kabul görmediğini kaydetti.

26 Şubat 2010 Cuma

Aylin nasıl kurtuldu?

Saçma gerekçelerle Devrimci Karargah üyeliğinden tutuklanarak 10 ay cezaevinde kalan Vatan gazetesinden Duruoğlu, mahkemede "örgüt üyesi" olmadığını “nezih bir sitede oturması ve tapu sahibi olması” ile savundu.

27 Nisan 2009’da Bostancı’da bir eve düzenlenen ve üç kişinin öldüğü operasyonlar sırasında Devrimci Karargah örgütü üyesi oldukları gerekçesi ile aralarında Vatan gazetesi internet sitesi yayın yönetmeni Aylin Duruoğlu’nun da bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alınmış ve tutuklanmıştı. Tutuklular 10 ay sonra dün ilk kez mahkemeye çıkarıldılar ve Duruoğlu da dahil on sanık tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Devrimci Karargâh davası, baştan sona "tuhaflıklar" içeren bir davaydı. Orhan Yılmazkaya'nın bir çatışmada öldürülmesinin ardından polis, Yılmazkaya'yla herhangi bir ilişki kurmuş çok sayıda kişiyi gözaltına aldı. Davanın hem birinci, hem de ikinci iddianamesi, tutuklu sanıklara karşı doğru düzgün hiçbir kanıt olmaksızın, Yılmazkaya'yla bir defa yemek yemiş, iki defa çay içmiş olmak gibi gerekçelerle "örgüt üyeliği" suçlamasında bulunuyordu. Skandal denebilecek iddianameler, büyük birer hukuksuzluk örneğiydi. Aleyhlerinde delil olmayan sanıkların, 10 ay içeride kalmaları başlı başına büyük haksızlıktı.

Ancak iki gün önce görülen duruşmada, yalnızca iddianamenin değil, davadaki savunmaların da "tuhaf" olduğu görüldü. Vatan gazetesinden Aylin Duruoğlu’nun önceki gün mahkemede “terörist olmadığını” kanıtlamak üzere yaptığı savunma esas itibariyle, delil yetersizliği nedeniyle suçsuz olduğunu göstermek değil, ait olduğu sınıf ve sahip olduğu yaşam tarzı nedeniyle "örgüt üyesi" olamayacağı tezi üzerine kuruluydu. Mahkeme kendisini, “nezih bir sitede ve tapusu kendisine ait bir evde oturduğu için terörist profiline uymadığı" şeklinde savunan Duruoğlu’nu serbest bıraktı.

Hakimlere “Ben teröriste benziyor muyum? Bunca yıllık meslek hayatınızda karşınıza benim gibi bir terörist profili çıktı mı?” diye soran ve duruşma günü giydiği kıyafeti de özellikle yaşam tarzını yansıtması için seçtiği anlaşılan Duruoğlu’nun savunmasında şu ifadeler yer alıyor: “Başarılı bir kariyerim, düzgün bir sosyal çevrem, Türkiye şartlarının üzerinde iyi ve düzenli bir gelirim var. Fırsat buldukça yurtdışına giderim. Güvenlikli nezih bir sitede, tapusu kendime ait bir dairede oturuyorum. Kendime ait bir arabam var. Akşamları spor salonuna giden, kendine bakmaya, iyi yaşamaya, bir yandan çalışırken bir yandan da hayatın tadını çıkartmaya çalışan biriyim. Son 7 yıldır aynı işyerinde çalışıyor, 10 yılı aşkın süredir de aynı cep telefonunu kullanıyorum. Tüm adreslerim, tüm iletişimim, hayatımın her anı yasal, gözler önünde ve istikrarlı.”

Duruoğlu 10 ay tutuklu kalmasının nedenini de “Sokakta serbestçe dolaşan, sosyal hayatın içinde olan birinin terörist olabileceğini tahmin edememek!” olarak tanımladı.

Topluklu ayakkabı ve makyaj savunması

Vatan gazetesi de internet yayın yönetmeninin duruşması ile ilgili haberinde, Duruoğlu’nun "örgüt üyesi" olmakla suçlanarak tutuklanmasının neden mümkün olamayacağına dair şu satırlara yer verdi: “Bizim Aylin; hani o takıp takıştıran, güzel küpeli, pahalı ince topuklu, yapılı lüle saçlarıyla alımlı alımlı yürüyen İzmirli güzel”.

Aylin Duruoğlu’nun tutuklu bulunduğu dönemde Vatan gazetesi yazarları tarafından kendisi ile ilgili yazılan yazılarda da benzer bir savunma göze çarpıyor. Duruoğlu hakkında “Makyajlı Aylin” başlığıyla bir yazı kaleme alan Vatan gazetesi yazarı Reha Muhtar, daha da ileri giderek Aylin Duruoğlu’nun devrimci dahi olamayacağının gerekçesi olarak makyaj yapmasını ve arkadaşlarının kendisine destek olmak için “Aylincim seni seviyoruz, arkandayız...” yazılı pankart açmasını göstermişti.

24 Şubat 2010 Çarşamba

Parola: Alçak, İşareti: Ahmet

Ahmet Altan bir keyifli ki sormayın. Sonunda kurtulduk ya şu ceberrut cumhuriyetten, yerine AKP eliyle özgürlükler dünyasını inşa ettik ya, ölse gam yemezdi hani!
Ahmet Altan, yeni bir ülke, yeni bir cumhuriyet kurulduğu müjdesini verdi gazetesindeki köşesinden. “Tek adam ve tek parti” düzenine son verildiğini açıkladı. Tayyip Erdoğan AKP’sinin iktidarı sayesinde! O adam ve parti başkası olursa, buna diktatörlük denirdi.
Belki iğneden ipliğe dışa bağımlı, işletmelerinin kapısına kilit vurulan, işsizliğin katlanarak arttığı, nüfusunun büyük kısmı açlık sınırında, aracı-tefeci sermayenin palazlandığı düşünülebilirdi ama, gerçek şuydu ki, Türkiye 70 milyonluk bir sanayi toplumuydu. Böyle bir ülke, 15 milyonluk köylü nüfus zamanının diktatörlüğüyle yönetilemezdi. Sanayi zamanının diktatörlüğüne geçiş tamamlanıyordu şükür, tutucular ne derse desin! Üretimi, ihracatı, yeryüzüyle ilişkisi artmış, ekonomisi dünyanın on altıncı ekonomisi olmuş bir ülkeyi generallerle yargıçlar yönetemezdi, ne bilgileri yeterdi buna, ne zamanları. Bu reddedenin kâfir olacağı muazzam atılım tablosunu, ancak AKP gibi ehil bir kadro becerirdi!
Askerî ve hukukî baskılar artık sona eriyor dedi Altan. Kürt, Alevi, solcu, emekçi üzerindeki baskılar! Araya, Sünni ve liberal kesimleri de eklemişti Altan, o tamamdı da, “taş atan çocuk”, kapatılan partiler, iki aydır zulme direnen TEKEL işçisi, zorunlu din dersi gören, aleve atılan Alevi, şiddetin, yasağın, işkencenin gediklisi sol, nasıl oluyor da bu özgürlüğe kavuşmayı alkışlamıyordu, hayret!
“Aklın ve mantığın gereği yerine getirilerek, ‘diktatörlük” olarak dizayn edilmiş bir cumhuriyetten ‘demokratik’ bir cumhuriyete belli bir yumuşaklık ve esneklik içinde geçmeye ‘ordu, yargı’ işbirliğiyle direnmek, sonunda bu değişimin ‘kırılmalarla’ gerçekleşmesine yol açtı” derken de, “günah bizden gitti, güzellikle yaptırmadınız madem” deme hakkına sahiplikle gülümsüyordu Altan.
Şartların değiştiğini bir türlü algılamamanın sonucuydu bu kırılma Altan’a göre. Böyle buyurmuştu ABD, böyle gerektiriyordu bendini aşmış giden kapitalizm. Uymayan, ayıklanırdı. Tıpkı, hâlâ kol emeğiyle geçinmeye çalışanların, “doğa yasaları gereği, tür olarak ortadan kalkmasına üzülmemek lazım” derken anlatmaya çalıştığı gibi…
Bu halkın neredeyse yarısının oyunu almış bir başbakanı, askerleri gece vakti “adi başbakan” diye bağırtarak aşağılamaya çalışan bir ordu, bu halkla uyum içinde olabilir miydi? Olamazdı. Neredeyse yarıdan çoğu bunu yapamazdı. Geçmişti o tek parti diktatörlüğü artık, demokratik sistem, iddianameleri koyuverirdi önünüze. Artık eskimiş hukuk da gık çıkaramazdı. İktidarın ne isterse yapabileceği bir özgürlük rejimi vardı ne de olsa…
Tekrar tekrar söylüyordu Altan huşu içinde, diktatörlük bitmişti, demokrasi gelmişti, ölse gam yemezdi. Darbeciler adaletin önüne çıkarılıyordu, daha ne olsun! Gerçekleşmiş darbelerin sahipleri mi? Ohoo, siz hâlâ oralara mı takılmıştınız…
“Bir zaman sonra herkes değişime alışacak, ülke normalleşecek”, anormallikte direnip alışamayanlar, tarihe darbe yanlısı olarak işlenecek, yok edilecek
Gerçekten, “muhteşem bir dönüşümdü bu”! İnsandan sürüngene geçiş aşaması ne kadar hızlıydı, şaşardınız…

21 Şubat 2010 Pazar

Sanatçılardan Başbakan'a yanıt

Dün sanatçılarla demokratik açılım kahvaltısı yapan Erdoğan, "Sanatçılarımız ülke meselelerine el atsın, elini taşın altına koysun" demişti. TEKEL işçileriyle sabahlayan sanatçılardan Başbakan'a yanıt geldi.

Başbakan Erdoğan, dün TEKEL işçilerinin büyük buluşmasına ev sahipliği yapan Ankara’dan uzak durmayı tercih etti ve gün boyu İstanbul’da çeşitli programlara katıldı. Sabah saatlerinde Dolmabahçe'deki Başbakanlık Çalışma Ofisi'nde sanatçılarla “demokratik açılım” toplantısı yapan Erdoğan, akşam da köprülü kavşak açılışına katıldı.

Erdoğan, Dolmabahçe'deki kahvaltılı toplantıda oldukça geniş bir yelpazeden isimleri ağırladı. Toplantıya katılan yaklaşık 60 kişinin içinde “Bozkırın tezenesi” Neşet Ertaş da vardı, bir konserinde seyirciye “Niye moron moron bakıyosunuz abi, Diyarbakır’dan mı geldiniz?” diye seslenen Demet Akalın da...

Türkülerden, pop ve arabesk şarkıların sözlerinden alıntılar içeren oldukça uzun bir konuşma yapan Erdoğan, kardeşlik ve barışın tesis edilmesi için sanatçıların “demokratik açılım”a desteğinin çok önemli olduğunu vurguladı ve sanatçılara şöyle seslendi: "Sanatçılarımız, engin yürekleriyle ülkemizin meselelerine el atsınlar, elini taşın altına koysunlar."

Toplantının çıkışında basına konuşan ünlü yüzler, “çok güzel ortam olduğundan, hoş sohbetler edildiğinden” söz ettiler. Toplantıya girerken "Ben bu açılımın içini görmek istiyorum, umarım Başbakan bize anlatır. Bazı eleştirilerim de olacak" diyen Arif Sağ, çıkarken "Aldığım izlenim, Başbakan'ın söylenenleri yapmak arzusunda olduğu yönünde. Tabi bu illa da olur olmaz onu bilemem ama umudumuz, bu ülkede demokrasinin hayat bulmasıdır" dedi. "Açılımı ben bilmem" diyen Neşet Ertaş, yoksullara yardım edilmesi talebini iletmek için geldiğini söylediği toplantının çıkışında, "TOKİ evleri yapıyorlar çok güzel. Garibe, fakir ve fukaraya vereceklerini söylediler" diye konuştu. Rojin, taş attığı gerekçesiyle hapse atılan çocuklar için oradaydı; Orhan Baba da kardeşlik için. Sinan Özen ise Başbakan’a "bu süreçte neler yapabiliriz" diye sorarak Nihat Doğan gibi açılıma özel şarkılar yapabileceği mesajını verdi. Ferdi Tayfur, yurtdışına çıkarken pasaportuna el konulduğunu anlatarak Başbakan'dan sanatçılara özel düzenleme istedi. Demet Akalın ise, üç çocuk fikrine sıcak bakmayan kocasını Başbakan'a şikayet etmek için geldiğini söylüyordu.

17 Şubat 2010 Çarşamba

Tarihe geçen asker öldü



İkinci Dünya Savaşı sırasında, 1945 yılında Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyasına karşı zaferinin tescili anlamına gelen Sovyet bayrağını Almanya’nın başkenti Berlin’e diken 3 Sovyet askerinden biri olan Dağıstanlı Abdülhakim İsmailov öldü.


Dağıstan’ın Hasavyurt bölgesindeki Çagar-Otav köyünde 94 yaşında hayata gözlerini yuman İsmailov, Rusya’nın en büyük nişanı olan "Rusya’nın Kahramanı" madalyasına sahipti.

Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyasını püskürtmesinin ardından Nisan 1945’te Sovyet askerleri Berlin’e girmiş ve Kızıl Ordunun zaferi anlamına gelen Sovyet bayrağını 3 asker Reichstag’a (parlamento binası) dikmişti.

Kızıl Ordudaki bu 3 askeri, dönemin TASS ajansında çalışan dünyaca ünlü savaş muhabiri Evgeni Haldey’in çektiği kareler sayesinde ölümsüz hale gelmişti.

Nazi Almanyasının mağlup edilmesini her yıl 9 Mayıs’ta büyük törenlerle kutlayan Rusya da Almanya’nın mağlubiyetinin simgesi olan söz konusu fotoğraftaki askerlere "Rusya’nın Kahramanı" madalyası verdi. Ancak Rusya’nın kahraman olarak ilan ettiği Mihail Yegorov ve Meliton Kantari adındaki Sovyet askerlerinin, fotoğraftaki kişiler olmadığı 1996 yılında anlaşılmıştı.

Rusya, fotoğraftaki gerçek kahramanları aramaya başlarken, bir televizyon kanalına konuşan Aleksiy Kovaley adındaki Ukraynalı savaş gazisi, fotoğrafı görür görmez, "Bu benim, yanımdakiler de Minsk’ten Lenya Goriçev ve Dağıstan’dan Abdülhakim İsmailov" diye tepki vermesiyle fotoğraftaki gerçek kahramanların kimliği ortaya çıkmıştı.

Yapılan araştırmada, Goriçev’in aldığı yaralar sonucunda savaştan kısa bir süre sonra hayatını kaybettiği, İsmailov’un ise Dağıstan’da yaşadığı belirlenmiş, hemen Moskova’ya davet edilen 1918 doğumlu İsmailov’a birçok madalyanın yanı sıra "Rusya Kahramanı" madalyası verilmişti.

Yaşadığı köydeki bir okula adı verilen İsmailov’un yakınlarına, Dağıstan Cumhuriyeti’ndeki tüm yetkililer baş sağlığı diledi.