14 Ocak 2011 Cuma

Ajanda Ocak Sayısı Çıktı

Ajanda'nın Ocak sayısında bu ay neler var neler,
Online okumak veya pdf olarak indirmek için lütfen buraya tıklayın.


 
  • Pera Müzesinde Frida Kahlo sergisi
  • Unutulmayacak Savaş Filmleri
  • Markalaşma Sanatı "Hediye Çılgınlığı"
  • Röportaj "Meriç Renkver ile Kısa Filmler hakkında konuştuk"
  • Kışa Özel Lezzet "Boza"
  • Hobi "Pul Koleksiyonu"
  • Gemiyle Karayipler ( Bölüm2)
  • Ayın Blogu "Syrakusa ve Beterböcek"
  • Çocuk Tiyatroları
  • Yeni Çıkan Kitaplar
  • Vizyondakiler,
  • Eğlenceli Etkinlikler
http://www.ajandadergi.blogspot.com/

Emeği geçenlere bir kez daha teşekkür ediyorum. Harika bir iş çıkarıyorlar. Çok güzel bir dergi. Tebrikler ve başarılar.

10 Ocak 2011 Pazartesi

BİR KAHVALTI VE EV YAPIMI GRİSSİNİ


Ne demişler..Kral gibi kahvaltı et, prens gibi öğle yemeği ye.. Akşam yemeğinde de fakir gibi ol.
Kral gibi oldu mu bilmem benim sofra ama iki tane kraliçe (aslında üç) konuğum vardı geçtiğimiz cumartesi sabahı.


Günaydın peçetelerimle karşıladım onları..En sevdiğim renkle..Turuncunun iştah kabartan, mutlu eden sıcaklığıyla. Ama renkler karın doyurmaz elbet.
Bir menü oluşturmak da lazımdı. Beklentiler yüksek, "senin gibi blogcunun evine geliyoruz çok ama çok aç gelicez" cümlecikleri havada uçuşuyor.

Ne yapmak lazım ? Bakalım.. Kahvaltılıklar tamam..

Yasemin'de gördüğüm doldurulmuş domatesler bir renk kattı.. O da tamam.. Ortaya menemen, salçalı sosis, reçel, bal..
Bir de artık her kahvaltının demirbaşı olan muhammara.

Sağolsun Uno da Kruvasan göndermişti, onlar da güzelce piştiler..
Ben bir ekmek yapayım en iyisi.. Ama ne ve nasılı bir sonraki yazımda anlatayım.
Şurada bir tarif okumuştum, ilgimi çekmişti..
Denemenin tam sırası..
İşte ev yapımı grissini..

Malzemeler: (Aşağı yukarı 40 adet)
  • 3 bardak beyaz un
  • 1 yemek kaşığı kurutulmuş biberiye
  • 1 silme tatlı kaşığı tuz
  • 1½ tatlı kaşığı instant kuru maya
  • 1 bardak su, oda sıcaklığında
  • 5 yemek kaşığı zeytinyağı
Ben ekmek makinasında yaptım ancak sizler burada yazıldığı gibi elde ya da mikserin yoğurma aparatı ile de yapabilirsiniz.
Ekmek makinasına tüm malzemeleri koyup, hamur modunda çalıştırıyoruz. Bu hamurun önce yoğurulmasını sonra da mayalandırılmasını sağlıyor. (Bu mod benim makinamda 1,5 saat sürüyor)
Mayalanan hamurumuzu tezgahın üzerinde yaklaşık 0,5 cm kalınlığında açıp bir bıçak ya da pizza ruleti ile şeritler halinde kesiyoruz.
Pişirme kağıdı serili tepsiye kestiğimiz şeritleri hafifçe sallayarak aralıklı olarak diziyoruz.
Ben tepsiye dizdikten sonra 15 dk kadar da tepside mayalanmasını bekledim.
Önceden ısıtılmış (190 derece) fırında üzerleri kızarana kadar pişiriyoruz.
*** Kepek unlusunu deneyeceğim yine.. Harika bir sonuç verdi, kimse evde yapıldığına inanamadı. Neyseki biraz hamur artmıştı da ikna edebildim :) Bunu biberiye dışında farklı aromalarla da yapmak mümkün. Peynirli, biberli gibi...
Afiyetle kalın.


15 Aralık 2010 Çarşamba

19 Aralık Katliamı (Hayata Dönüş Operasyonu) 10.Yıl Oldu!

Barikatın içeride bulunan ve bedeni ile kendini savunan tarafı için 19 Aralık Katliamı.
Barikatın dışarıda bulunan, tankı, topu, bombası, gazı, mermisiyle saldıran tarafı için Hayata Dönüş Operasyonu.

Barikatın içeride bulunan tarafı için "Bize Ölüm Yok! Hadi gelin, girin içeri, ölülerimiz bile korkutacak sizleri!" zamanı... Yani 19 Aralık Katliamı.

Barikatın dışarıda bulunan tarafı için ise o günden sonra "gölgesinden bile korkar halde yaşamanın, lağım farelerinden bile kötü bir hayat sürdürmenin" zamanı... Yani Hayata Dönüş Operasyonu.

Barikatın iki yanında iki ayrı irade çarpıştı. İki ayrı ideoloji çarpıştı. İki ayrı ahlak çarpıştı. İki ayrı kültür çarpıştı...

Barikat hapishanelerle sınırlı değildi. Hayatımız bir barikatın iki tarafında geçiyor. Ya direnenlerin, halkın tarafında olacaksınız. Ya da katledenlerin, katillerin, emperyalistlerin tarafında. Barikatın üstünde ince bir çizgide durmak imkansız. Yel bile savurur sizi. Güçlüyseniz içeri düşersiniz zayıfsanız dışarı. İçeride 19 Aralık Katliamı, dışarıda Hayata Dönüş Operasyonu var.


10 Aralık 2010 Cuma

Yağmur Var istanbul'da

Her ne kadar şu an gavur illerde gurbette olsak bile kalbimizin yarısı değil bal gibi tamamı İstanbul'dadır. Hele yağmurluysa bir başkadır İstanbul.
Resim için onore_wankenobi ye çok teşekkürler.
Gurbette olmayan bilmez. Şehrinin cam arkasından bir resmi bile insanı hüzünlendirir.

9 Aralık 2010 Perşembe

An gelir Bandista gelmez! (Bandista Açıklaması)


Dost ve yoldaşlarımıza
11 Aralık 2010 Cumartesi günü gerçekleşecek An Gelir – Ahmet Kaya – Onsuz On Yıl etkinliği için büyük bir şevk ve dirençle Lütfi Kırdar Kongre Sarayı’nda bulunmak arzu ve çağrısındaydık. Ancak bugün itibariyle basından öğrendiğimiz üzere söz konusu gecede sergilenecek devletlû katılımı red ve tel’in etmek üzere bu kararımızdan vazgeçtiğimizi, lakin bu zeminde olmasa bile muhtelif tüm alanlarımızda, devrimci inadımızla Ahmet Kaya’yı, üzerinde simgeleşen tüm mücadelemiz, dilimiz, özgürlüğümüz ve yıkıcılığımız adına anmak ve yaşatmakta olacağımızı beyan ederiz.
Tarafımız bellidir. Henüz bir hafta evvel ‘Üniversiteler bizimdir, bizimle özgürleşecek’ diyerek haykıran kardeşlerimizi dayaktan geçirenler ve kolluk kuvvetlerinin bu tavrını “eli sopalı” gençle görüşmeyizbeyanıyla destekleyenlerle aynı yerde bulunmayacağız. Şarkılarımız onların kanlı ellerini yıkamak için değildir.
Tarihimiz onları tatmin etmek, sömürülerinin malzemesi olmak yahut yüksek siyasetlerinin masasında kart olarak atılmak için yazılmamıştır. Ki aç gözlerini doyuracak olanlar biz değiliz. Demokrasi kisvesi altında darbe koşullarını sürdürenler, emekçileri yok sayıyor, özgürlükleri kendi çıkarları etrafında tarif ediyor, dilleri tanımıyor ve cinsiyetçiliği perçinlemekte ısrar ediyorlar. Evet, yetmez! Belki muktedirler ardından yine timsah gözyaşı döksün diye daha fazla ceset lazım çetelelerine; Ahmet Kaya’yı terk etsek, Nazım’ı isterler, Dink’i terk etsek doğmamış kardeşimizi, o da yetmez!
Nevliberalizmin ve işbirlikçilerinin, karşıtını içererek etkisizleştirme, yok etme eylemlerinin bir parçası olmayacagız.
Vardık, varız, var olacağız!
Her Bandista sahnesi, ıslıkla söylenen her Ahmet Kaya türküsü, iktidara yönelen her çığlık, gurbette çekilen her ah, siyasi fikirleri ve eylemleri nedeniyle yaşama hakkını kaybeden yahut toprağından ayrılmak zorunda bırakılan her mülteci için saygı duruşudur.
Aksini tahayyül ettiğimiz anda;
Üşür ölüm bile..
dayanışmayla
tayfa>

Madem ki başladı… O halde inceldiği yerden kopsun… (Ersin Vedat Elgür* Yazdı)

Ya şimdi her darbeye karşı yanında olacağız hatta önünde duracağız öğrencinin... “Vurma!” diyeceğiz; “Yapma!”; ona saldıranlara... Ya da bol harfli unvanlarımızın gerisinde bir sığıntı mekânı olmaya devam edecek akademi... 

Akademinin uzamı artık boşluktur; 
biat edenlerin ve el pençe divan duranların “hiç” hükmündeki mekanı… 
saray koltuklarındaki sükut içinde dinginliktir; 
ve kendi intiharına gönüllü bir yolculuktur boğaz kıyılarında… 

Akademinin zamanı artık akmayan tekrar ‘an’larıdır; 
soluk amfilerde ‘teneffüs zili çalsın’ diye oturanların memur emekliliği beklentisi… 
kendi tarihine körlüktür ‘müfredat’ bekleyen ‘eğitmen’leriyle; 
ve vicdan 30 kelimelik bir kavramsal hazneye sığınan ‘liberal’ bir kıvırma eylemidir… 

Ülkenin kendi gırtlağına dayadığı bir bıçaktır artık akademi; 
3., 4. sıradan atanan rektörleriyle seçimi ‘yok’ sayılanların itirazsızlığında; 
ve dehşetengiz bir sessizliktir, ancak ezan sesinin bozabildiği koridorlarda. 

Bütün devlet erkânının sıraya girmiş linç çağrısıdır akademi, 
iliştirilmiş basının ‘………’de/da boy boy öğrenci fotoğraflarıdır hedef tahtasında… 
büyük binaların rahat odalarında geçirilen zaman, 
odaların kapısında yalandan kocaman bir unvan 
ve artık öğrencinin ağzında alışkanlıktan kullanılan anlamsız bir kavram: ‘Hocam.” 

Kongrelerde, sempozyumlarda bir puan avıdır akademi, 
çalıntı makalelerinde yalandan bir prestij jesti, 
beş para etmez kitaplara onay mührüdür. 

ameliyathane masasında performans parasıdır akademi 
ve ikinci öğretimlerde üç katı ders ücreti… 
koridorlarında ek ders kovalanan, en yüksek rakımında ihaleler dağıtılan… 

“kendi mağduriyetinden şanlı bir zalim yaratanların”, 
“zûlm ile abad olan sonunda berbad olur” hükmünü bilmeyenlerin 
her günkü ‘kolluk’ çağrısıdır akademi. 

Öğrencileri dövülen ve öldürülen, 
YÖK’ün kalkanında siyasi iktidar tarafından istifası istenen ‘özerk’ ve ‘özgür’ yöneticileriyle, 
bir eski düştür akademi. 

Düşünmenin ve yaratmanın uzak coğrafyasında eleştiriyi sadece ‘söz’ zannedenlerin, 

secdenin döndüğü yeni kıbleyi, piyasayı, tanrı hükmünde belleyenlerin, 

bir sure var ya sürekli okunur; “gözleri var görmezler, kulakları var duymazlar…” diye; 600’lü yıllardan bin sene daha geriye gidelim; “ruhları ham olanlar için gözler ve kulaklar kötü tanıktırlar” diyenleri bilmeyenlerin, 

akademinin ‘tekrar’ın değil ‘bilgi üretimi’nin mekânı olduğunu hiç ama hiç düşün(e)memiş olanların, 

ayakkabı atmanın haklı gururuna yumurta yemenin mağrurluğuyla ortak olamayanların, 

düşünsel sınırlılığı ve kapasitesizliği ile öğrencileri hasta ilan eden öne atlayan Türklerin, 

öğrencinin sevgili gazetesi Radikal’i, polise destek mahiyetinde ‘orantısız protesto’ kavramını üreten Canlara emanet edenlerin, 

yine aynı yerde iktidarın sağ Bekinin, 

üniversite ve siyaseti birbirinden ayırmaya özünden çok can atanların, 

sözünün hükmünün kolluk üzerindeki etkisini bile düşünmekten aciz olanların 
ve…. 
…. 
…. 
…. 
…’nin/nın/nun/ın/in mekanıdır akademi 


19 yaşında bir kadının eline, 
ufacık bir kutu içinde verildiğinde kanla yıkanan ‘düşürülmüş’ cenini 
“ne işi vardı hamile kadının orada” diyen soysuzluğun iznidir akademi… 
15 yaşında hamile kalmayı önerenlerin ülkesinde “bebeğin babası kim ki” diye soranların kahpeliğidir. 


“Öğrencilerin eylemi örgütlü bir eylem”miş ve “devletin elinde bunu yapanlarla ilgili bilgi var”mış. 
Bu ülkede üniversite öğrencileri 50 senedir örgütlenir ey devletin yüce erkanı, sağır sultanın bile duyduğu senin yeni malumun mudur? 
Yoksa siyasal alanın zeminini çıkar ve strateji hesaplarından arınmış biçimde üretmeye çalışan politik gençlere midir tehdidin? 
Kusura bakma ama; sakın ha sakın onlara dokunma. 
Hepsi benim öğrencimdir… 

Hocalarım… 
benim titrim düşüktür, sözümün hükmü yoktur… 
Ama ya şimdi her darbeye karşı yanında olacağız hatta önünde duracağız öğrencinin, 
“Vurma!” diyeceğiz; “Yapma!”; ona saldıranlara, 
Ya da bol harfli unvanlarımızın gerisinde bir sığıntı mekânı olmaya devam edecek akademi; 

Yeniden bir ÖĞRENCİME DOKUNMA demek zor olmasa gerek… 

*Ersin Vedat Elgür 
Dicle Üniversitesi Felsefe Bölümü Öğretim Görevlisi 
ersinvedat@gmail.com