5 Nisan 2010 Pazartesi

Milliyet Gazetesini boykot ediyoruz

Milliyet Gazetesi almayın, aldırmayın.

Okumayın, web sayfalarını ziyaret etmeyin.


Milliyet gazetesi ilk sayfasından Fenerbahçe camiasından

ve

voleybol takımımızdan özür dileyene kadar bu boykota devam edelim.

17 Mart 2010 Çarşamba

“Tabut servis”te patron aklandı, suçlu sel!

İstanbul’da selde 8 kadının ölümüne yol açan servisle ilgili bilirkişi raporuna göre kusurun yarısı selden kaynaklanıyor. Firma sahibi “tali derecede”, idare müdürü “az” suçlu, şoför suçsuz.

İstanbul’da yaşanan sel felaketinde insan değil yük taşımak için kullanılan, Pameks Tekstil’e ait servis aracında sekiz kadın işçinin hayatını kaybetmesinde 3 sanığın yargılandığı davaya Bakırköy 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edildi. Duruşmaya, tutuksuz sanıklar firma sahibi Mehmet Cevdet Karahasanoğlu, İdare Müdürü Ferit Göncü ve şoför Mehmet Oğur katıldı.

Olayla ilgili bilirkişi raporunda, 8 kadının yaşamını yitirdiği aracın insan değil yük taşımaya uygun olduğu belirtiliyor. Aracın kilit mekanizmalarının çalışır durumda olduğu ifade edilen raporda, sel sularının oluşturduğu basınç nedeniyle kilit mekanizmalarının açılmasının mümkün olmayacağı, hatta imkansız hale geleceği kaydedildi. İşyeri sahibi Mehmet Cevdet Karahasanoğlu'nun servis işine uygun araç sağlaması, idare Müdürü Ferit Göncü'nün de aracı servis işinde kullandırmaması gerektiğinin belirtildiği raporda, aracın şoförü Mehmet Oğur'un talimat gereği hareket ettiği ve alabileceği bir tedbir bulunmadığı anlatıldı.

Ancak raporda “kusurun dağıtımında”, sel döneminde AKP’nin açıklamalarını anımsatan bir değerlendirmede bulunuldu. Raporda, olayın meydana geliş şekli itibarıyla doğal afetin ciddi oranda etkisi bulunduğu kaydedilerek, ''Meydana gelen doğal afetin asli derecede, 8'de 4 oranında kusurlu olduğu, sanık Mehmet Cevdet Karahasanoğlu'nun tali derecede 8'de 3 oranında kusurlu olduğu, sanık Ferit Göncü'nün tali derecede 8'de 1 oranında kusurlu bulunduğu, sanık Mehmet Oğur'un kusursuz olduğu, müteveffa işçiler Güldane Çiftçi, Özlem Ünal, Bircan Karataş, Naciye Karadeniz, Nebahat Salkım, Altun Yüksek, Fikriye Özentürk ve Nuriye Can'ın kusursuz oldukları; olayda başkaca kusurlu bulunmadığı, olayda kimsenin kasıt unsur ve davranışının söz konusu olmadığı'' denildi.

YAŞASIN ADALET.
ULAN BU ÜLKEDE 3 YIL BOŞA HAPİS YATANA 6 TL GÜNLÜK TAZMİNAT ÖDENİYOR, ÖLENLERİN YAKINLARI DUA ETSİN, MAHKEMEYİ MEŞGUL ETMEKTEN ALEHTE TAZMİNAT KARARI ÇIKMAMIŞ...

"Katiller zaman aşımında, fikirleri iktidarda"

“Yedi genç, üniversite öğrencisi, yedi pırıl pırıl, namuslu, yiğit insan, okullarından çıkarken, NATO'ya kayıtlı olduğu kanatlanan bomba ve silahlarla öldürüldüler. Katliamın, İstanbul Emniyeti'nin bilgisi dahilinde ve yönlendirmesiyle yapıldığı ortaya çıktı. Katliama ilişkin dava 1978 yılında açıldı ve daha ilk duruşmada katliamın hesabını soran avukatlar sanık sandalyesine oturtuldu. 16 Mart Beyazıt katliamı davası, 2008 yılında zaman aşımına uğratıldı” .

“Katledilen yedi gencin şahsında yok edilmek istenilen, insanların eşit ve hür oldukları, bağımsız, laik ve onurlu bir Türkiye hayaliydi. Katiller; Amerikancılıktan, piyasacılıktan ve gericilikten yana bütün güçlerdir”.

Katliamın amacının “Türkiye'de AKP gibi bir iktidarın tesisi için gereken ne varsa yapmaktır”.

“AKP'nin katillere vefa borcu vardır. AKP, katillere iktidarını borçludur. Bu borcun ödenmesi içindir ki çeteler tasfiye ediliyor, darbecilerin hesabı görülüyor, Türkiye demokratikleşiyor masallarıyla AKP'nin şişirilip, bir AKP giyotinine dönüşen Ergenekon davasının başlatıldığı dönemde, Beyazıt katliamı davası zaman aşımı gerekçesiyle sonlandırılıyor.

16 Mart 1978'i ve Halepçeyi Unutmadık. Unutmayacağız.

12 Mart 2010 Cuma

Elazığ Depremi ve Yeni-Sağ Tarihçilik

Ahmet Altan'ın bir ibret vesikası olan aşağıdaki satırları, entelektüel bir sefaleti ve edebi bir ucuzluğu simgelemesinin yanı sıra, kötü bir örnek de olsa, yeni-sağ tarih yazıcılığının da tipik bir özeti olması bakımından önem taşıyor.

"Osmanlı İmparatorluğu kurulduğunda Elazığ köylüleri nerede oturuyordu? Kerpiç evlerde. Birinci Meşrutiyet ilan edildiğinde nerede oturuyorlardı? Kerpiç evlerde. İkinci Meşrutiyet’te? Kerpiç evlerde. Saltanat kaldırıldığında? Kerpiç evlerde. Hilafet kaldırıldığında? Kerpiç evlerde. Cumhuriyet ilan edildiğinde? Kerpiç evlerde. Şapka devrimi yapıldığında? Kerpiç evlerde. 1960, 1971, 1980 darbeleri yapıldığında? Kerpiç evlerde. 28 Şubat darbesinde? Kerpiç evlerde. Şimdi nerede oturuyorlar? Kerpiç evlerde." (Ahmet Altan, Taraf gazetesi, 9 Mart 2010)

Yukarıdaki alıntı, bu ülkede gerici ve sağcı bir tarih anlayışının en pespaye örneklerinden biridir. Kökleri Tanzimat'a kadar giden "bin yıllık" muhafazakâr, gerici ve sağcı bir tarih anlayışıdır.

Türk modernleşmesini, aydınlanmasını ve devrimini taşıyamayacak kadar güçsüz olan, bu nedenle her ilerici hamlenin neredeyse daha başlangıcında geleneksel egemen sınıf ve zümrelerle uzlaşma arayan, dahası giderek kendi devrimine ihanet eden Türk burjuvazisinin tarih anlayışıdır.

İkisi dışında (1971 ve 1980 darbeleri) bu kronolojinin işaret ettiği bütün tarihsel dönemeçler, modernleşme sürecini ve bu bağlamda gerçekleştirilen bütün ilerici atılımları mimlemektedir.

Sadece bir örnek üzerinde durmak bile -ki en kritik tarihsel dönemeçlerden ve örneklerden biridir- yukarıdaki tarih kurgusunun çökmesi için yeterlidir:

"İkinci Meşrutiyet" kavramıyla bir parça önemi ve değerinin üstü örtülen 1908 Devrimi, İttihat Terakki hakkındaki bütün tarih ve bilim dışı "ideolojik" değerlendirmelere karşın, bu topraklarda burjuva anlamda ilk demokrasinin kuruluşunu gerçekleştirmiştir. Liberal meczuplar çok şaşıracak ama, bütün etnik ve dinsel topluluklara özgürlükleri tanınmış ve tümü kendi kimlikleriyle Meclis-i Mebusan'da temsil edilmiştir. Çok partili hayat zannedenildiği gibi 1946'da değil, 1908'de kurulmuş ve ilk serbest seçimler yapılmıştır. 1908 Birinci Meşrutiyet'in devamı, Cumhuriyet'in öncülüdür.

10 Mart 2010 Çarşamba

İki kadın: Ajda ve Rosa

Bir emekçi kadınlar gününü böyle heba etmek istemezdik; ancak meselenin sadece “kadın” değil, “emekçi kadın” olduğunu anlatmak için illa ki “üretme”ye mi bakmak lazım?




Mesele şu: Milliyet’in Cadde ekinde “Süperstar’ı ağlatan vahşet” başlığıyla yayımlanan habere göre, Ajda Pekkan’ın köpeği “Puik” geçen hafta zehirlenerek öldürülmüş. Üzüntüsünü dağıtmak için bir bara giden “Süperstar”ın göz pınarları, hüzünlü bir şarkının eski dostunu ona hatırlatması üzerine dolmuş. Milliyet’in kafası tuhaf çalışan muhabiri de üşenmemiş, Pekkan’ı aramış. Ajda Hanım, “Köpeğimi belediye zehirledi. Hayvanlara ülkemizde değer verilmiyor” demiş.

Yorum yapmadan önce diğer kadınımıza geçelim. 1917 yılının Breslau hapishanesinde, askerlerin bir mandayı dövmesi üzerine Sonja Liebknecht’e şunları yazmıştı Rosa Luxemburg, biraz uzunca:
“Soniçka, manda derisinin kalınlığı ve sağlamlığı özdeyişlere geçmiştir, düşün artık, derisi yarılmıştı. Yük boşaltılırken hayvanlar yorgunluktan bitkin, hiç kıpırdamadan duruyorlardı ve biri, kanayan, bütün bu süre içinde o kara suratında ve yumuşacık kara gözlerinde ağlayan bir çocuk ifadesiyle önüne bakıyordu. Bu gerçekten de tam olarak, şiddetli bir şekilde cezalandırılmış, üstelik nedenini niçinini anlayamamış, zulüm ve işkenceden nasıl kaçacağını bilemeyen bir çocuğun ifadesiydi. Hayvanın karşısında duruyordum, bana baktı. Gözlerimden yaşlar boşanıyordu. Akıttığım yaşlar, onun gözyaşlarıydı. İnsan, ancak canı kardeşinin kederi karşısında, benim bu sessiz ıstırap karşısında çaresizlik içinde titrediğim kadar acıyla titrer.

“Romanya’nın özgür, bereketli, yemyeşil otlakları ne kadar uzak, nasıl sonsuza dek yitirilmiş. Ne kadar farklıydı güneşin ışıltısı, rüzgârın esişi; ne kadar farklıydı kuşların güzelim cıvıltıları, çobanların şarkılı çağrıları. Buradaysa; bu tuhaf, sevimsiz şehirde; boğucu bir ahırda, çürümüş samanla karışık küflü, kusturucu otlar, tuhaf, korkunç insanlar, ve dayak, taze yaradan akan kan.....

Ah! Zavallı mandam! Benim zavallı canım kardeşim! İkimiz de burada öyle güçsüz, öyle hevessiz duruyoruz; ancak acıda, güçsüzlükte ve özlemde ortağız.”

Ajda’nın ağlak ve teşhirci sulugözlülüğüne karşı, Rosa’nın belki birazcık Raskolnikovcu duygusallığı daha “hayvansever” değil midir? Ajda Pekkan’ın kendi sınıfına ait bir acımayla “himayesine” aldığı minik Terrier, onun için bir süs nesnesinden farklı değildir. Barda çalan hüzünlü bir şarkı eşliğinde eski dostunu hatırlaması çok romantik görünse de, “Puik” Ajda Pekkan için dışsaldır, korumaya alınacak bir yoksul çocuktan ibarettir.

Rosa için ise, dayak yiyen manda yalnızca dayak yiyen bir manda değildir. O, “yorgunluktan bitmiştir”; yük taşımak için kullanılmaktadır ve büyük ihtimalle, daha fazla yük taşıyabilmesi için dövülmektedir. Luxemburg, açıkça yaşama hakkı elinden alınan manda ile kendisi arasında benzerlik kurmaktadır: Manda dışarıda işe koşulmak için işkence görürken, Rosa içeride işten alıkonmak için tecrit edilmiştir.

8 Mart’ın kerameti belki bir de burada aranmalıdır: Mesele kırbaç yemek veya öldürülmek değildir; mesele duyduğun acıyı başkalarınınkiyle (ve kendininkiyle) örtüştürebilmektir. Rosa bir “emekçi kadın”dır, yani kadındır, manda sevgisi onundur. Ajda Pekkan ise köpeğini dolaştırmaya çıkan alelade birisidir. Bunu yapmak için, kadın ya da erkek olmaya gerek yoktur.
Bir not da “Puik” ismi için. Ülkemizde Kaptan Swing adıyla bilinen çizgi romandaki karakterlerden biri olan Mister Blöf’ün köpeğinin adıydı “Puik”. Arkadaşı Gamlı Baykuş tarafından pek sevilmese de, Amerikan Bağımsızlık Savaşı döneminin, İngiliz emperyalizminin askerlerine kök söktüren köpeğiydi...

4 Mart 2010 Perşembe

You'll Never Walk Alone

Başlık için not: Yazı başlığını Liverpool ile özdeşleşmiş o meşhur slogandan seçtik. Çünkü İzmir Tariş önünde atılan slogan "ASLA YALNIZ YÜRÜMEYECEKSİN"olmuştu. 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrası sloganlar özde aynı kalsa bile, zaman onlarda ufak değişimlere yol açmıştı. Ancak 21.yy ın ülkemizdeki en büyük işçi direnişlerinde atılan bu slogan belkide 21.yy mücadelesinin en büyük ihtiyacını ortaya koyuyor. Tekel biziz, tariş biziz. Kapımız sabah beşte çalınmadı, işimiz henüz elimizden alınmadı diye rahat uyku uyumak yok bize. Komşumuzun derdi varsa o dert bizim! Komşumuz çadırda hak arama kavgasındaysa o direniş bizim! Sendikaların direnişi kırma ve hükümete teslim olma çabalarını, basının ve kamuoyunun direniş karşıtı tüm yalanlarını boşa çıkaracağız. ASLA YALNIZ YÜRÜMEYECEKSİNİZ TEKEL VE TARİŞ İŞÇİLERİ...



''TEKEL-TARİŞ zafere kadar direniş''

Çiğli İplik Fabrikası önünde eylemlerini sürdüren TARİŞ işçilerine, Ankara’dan İzmir’e dönen TEKEL işçileri doğrudan Genel Müdürlük önüne gelerek destek verdi.

Geçtiğimiz Pazartesi, TARİŞ Pamuk ve Yağlı Tohumlar Birliği’ne bağlı Çiğli İplik Fabrikası önünde direnişe başlayan işçiler, TEKEL işçileriyle beraber ‘TEKEL – TARİŞ zafere kadar direniş’, ‘Asla yalnız yürümeyeceksin’ sloganlarını attı.

Türkiye Tekstil Örme ve Giyim Sanayi İşçileri Sendikası (TEKSİF) İzmir Şube Başkanı Faruk Aksoy yaptığı açıklamada, TEKEL işçilerinin Ankara’daki eylemleriyle tüm Türkiye’nin sevgi ve desteğini kazandığını belirterek, ''Onları bugün yanımızda görmek bizim için çok önemliydi. Hatıra defterimizde ilk sayfaları onların alması bizleri çok sevindirdi'' dedi.

TEKEL işçileri adına konuşan Tek Gıda-İş Sendikası üyesi Sevim Ulaş ise yaptığı açıklamada, TEKEL direnişinin 79. gününde olduğunu ve çadırları kaldırdıklarını ifade ederek şunları söyledi: ''Kaderlerimiz bir. Birlikte hareket etmek zorundayız. Biz 79 günde asla yalnız yürünmemesi gerektiğini öğrendik.''

‘1 Nisan’a kadar TARİŞ işçileriyle birlikteyiz’

Tek Gıda-İş Sendikası üyesi Seçil Çaldıroğlu da, 1 Nisan’da Ankara’ya tekrar gideceklerini kaydederek, o tarihe kadar eylemlerini TARİŞ işçilerine destek vererek TARİŞ Genel Müdürlüğü önünde sürdüreceklerini söyledi.

TEKEL işçilerinin devletle, TARİŞ işçilerinin ise özel sektörle mücadele ettiğini belirten Çaldıroğlu, “Biz amacımıza ulaşma noktasında önemli mesafe kat ettik. Elimizden geldiği kadar buradaki arkadaşlarımıza destek vereceğiz. Arkadaşlar acemi. Slogan atmayı çok bilmiyorlar. Biraz çekiniyorlar. Biz onlara örnek olmaya çalışıyoruz. Bir ay burada birlikte olacağız'' dedi. Çaldıroğlu, TEKEL işçilerinin iki günlük istirahatin ardından TARİŞ önündeki eyleme katılacağını ifade etti.

TARİŞ’te anlaşma yok

Öte yandan, TARİŞ Pamuk Birliği ile TEKSİF arasında yapılan görüşmelerde anlaşma sağlanamadığı bildirildi. TEKSİF İzmir Şube Başkanı Faruk Aksoy, Birlik Başkanı Mehmet Beliğ Azbazdar ile yapılan görüşmede, işten çıkarılanların tazminatları için iplik fabrikasındaki makinelerin satışından elde edilecek gelirin kullanılacağının söylendiğini ancak bunun işçi alacaklarının ödeneceğinin garantisi olmadığını ve bu yüzden de önerinin kabul görmediğini kaydetti.

26 Şubat 2010 Cuma

Aylin nasıl kurtuldu?

Saçma gerekçelerle Devrimci Karargah üyeliğinden tutuklanarak 10 ay cezaevinde kalan Vatan gazetesinden Duruoğlu, mahkemede "örgüt üyesi" olmadığını “nezih bir sitede oturması ve tapu sahibi olması” ile savundu.

27 Nisan 2009’da Bostancı’da bir eve düzenlenen ve üç kişinin öldüğü operasyonlar sırasında Devrimci Karargah örgütü üyesi oldukları gerekçesi ile aralarında Vatan gazetesi internet sitesi yayın yönetmeni Aylin Duruoğlu’nun da bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alınmış ve tutuklanmıştı. Tutuklular 10 ay sonra dün ilk kez mahkemeye çıkarıldılar ve Duruoğlu da dahil on sanık tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Devrimci Karargâh davası, baştan sona "tuhaflıklar" içeren bir davaydı. Orhan Yılmazkaya'nın bir çatışmada öldürülmesinin ardından polis, Yılmazkaya'yla herhangi bir ilişki kurmuş çok sayıda kişiyi gözaltına aldı. Davanın hem birinci, hem de ikinci iddianamesi, tutuklu sanıklara karşı doğru düzgün hiçbir kanıt olmaksızın, Yılmazkaya'yla bir defa yemek yemiş, iki defa çay içmiş olmak gibi gerekçelerle "örgüt üyeliği" suçlamasında bulunuyordu. Skandal denebilecek iddianameler, büyük birer hukuksuzluk örneğiydi. Aleyhlerinde delil olmayan sanıkların, 10 ay içeride kalmaları başlı başına büyük haksızlıktı.

Ancak iki gün önce görülen duruşmada, yalnızca iddianamenin değil, davadaki savunmaların da "tuhaf" olduğu görüldü. Vatan gazetesinden Aylin Duruoğlu’nun önceki gün mahkemede “terörist olmadığını” kanıtlamak üzere yaptığı savunma esas itibariyle, delil yetersizliği nedeniyle suçsuz olduğunu göstermek değil, ait olduğu sınıf ve sahip olduğu yaşam tarzı nedeniyle "örgüt üyesi" olamayacağı tezi üzerine kuruluydu. Mahkeme kendisini, “nezih bir sitede ve tapusu kendisine ait bir evde oturduğu için terörist profiline uymadığı" şeklinde savunan Duruoğlu’nu serbest bıraktı.

Hakimlere “Ben teröriste benziyor muyum? Bunca yıllık meslek hayatınızda karşınıza benim gibi bir terörist profili çıktı mı?” diye soran ve duruşma günü giydiği kıyafeti de özellikle yaşam tarzını yansıtması için seçtiği anlaşılan Duruoğlu’nun savunmasında şu ifadeler yer alıyor: “Başarılı bir kariyerim, düzgün bir sosyal çevrem, Türkiye şartlarının üzerinde iyi ve düzenli bir gelirim var. Fırsat buldukça yurtdışına giderim. Güvenlikli nezih bir sitede, tapusu kendime ait bir dairede oturuyorum. Kendime ait bir arabam var. Akşamları spor salonuna giden, kendine bakmaya, iyi yaşamaya, bir yandan çalışırken bir yandan da hayatın tadını çıkartmaya çalışan biriyim. Son 7 yıldır aynı işyerinde çalışıyor, 10 yılı aşkın süredir de aynı cep telefonunu kullanıyorum. Tüm adreslerim, tüm iletişimim, hayatımın her anı yasal, gözler önünde ve istikrarlı.”

Duruoğlu 10 ay tutuklu kalmasının nedenini de “Sokakta serbestçe dolaşan, sosyal hayatın içinde olan birinin terörist olabileceğini tahmin edememek!” olarak tanımladı.

Topluklu ayakkabı ve makyaj savunması

Vatan gazetesi de internet yayın yönetmeninin duruşması ile ilgili haberinde, Duruoğlu’nun "örgüt üyesi" olmakla suçlanarak tutuklanmasının neden mümkün olamayacağına dair şu satırlara yer verdi: “Bizim Aylin; hani o takıp takıştıran, güzel küpeli, pahalı ince topuklu, yapılı lüle saçlarıyla alımlı alımlı yürüyen İzmirli güzel”.

Aylin Duruoğlu’nun tutuklu bulunduğu dönemde Vatan gazetesi yazarları tarafından kendisi ile ilgili yazılan yazılarda da benzer bir savunma göze çarpıyor. Duruoğlu hakkında “Makyajlı Aylin” başlığıyla bir yazı kaleme alan Vatan gazetesi yazarı Reha Muhtar, daha da ileri giderek Aylin Duruoğlu’nun devrimci dahi olamayacağının gerekçesi olarak makyaj yapmasını ve arkadaşlarının kendisine destek olmak için “Aylincim seni seviyoruz, arkandayız...” yazılı pankart açmasını göstermişti.