Ajda Pekkan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ajda Pekkan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mart 2010 Çarşamba

İki kadın: Ajda ve Rosa

Bir emekçi kadınlar gününü böyle heba etmek istemezdik; ancak meselenin sadece “kadın” değil, “emekçi kadın” olduğunu anlatmak için illa ki “üretme”ye mi bakmak lazım?




Mesele şu: Milliyet’in Cadde ekinde “Süperstar’ı ağlatan vahşet” başlığıyla yayımlanan habere göre, Ajda Pekkan’ın köpeği “Puik” geçen hafta zehirlenerek öldürülmüş. Üzüntüsünü dağıtmak için bir bara giden “Süperstar”ın göz pınarları, hüzünlü bir şarkının eski dostunu ona hatırlatması üzerine dolmuş. Milliyet’in kafası tuhaf çalışan muhabiri de üşenmemiş, Pekkan’ı aramış. Ajda Hanım, “Köpeğimi belediye zehirledi. Hayvanlara ülkemizde değer verilmiyor” demiş.

Yorum yapmadan önce diğer kadınımıza geçelim. 1917 yılının Breslau hapishanesinde, askerlerin bir mandayı dövmesi üzerine Sonja Liebknecht’e şunları yazmıştı Rosa Luxemburg, biraz uzunca:
“Soniçka, manda derisinin kalınlığı ve sağlamlığı özdeyişlere geçmiştir, düşün artık, derisi yarılmıştı. Yük boşaltılırken hayvanlar yorgunluktan bitkin, hiç kıpırdamadan duruyorlardı ve biri, kanayan, bütün bu süre içinde o kara suratında ve yumuşacık kara gözlerinde ağlayan bir çocuk ifadesiyle önüne bakıyordu. Bu gerçekten de tam olarak, şiddetli bir şekilde cezalandırılmış, üstelik nedenini niçinini anlayamamış, zulüm ve işkenceden nasıl kaçacağını bilemeyen bir çocuğun ifadesiydi. Hayvanın karşısında duruyordum, bana baktı. Gözlerimden yaşlar boşanıyordu. Akıttığım yaşlar, onun gözyaşlarıydı. İnsan, ancak canı kardeşinin kederi karşısında, benim bu sessiz ıstırap karşısında çaresizlik içinde titrediğim kadar acıyla titrer.

“Romanya’nın özgür, bereketli, yemyeşil otlakları ne kadar uzak, nasıl sonsuza dek yitirilmiş. Ne kadar farklıydı güneşin ışıltısı, rüzgârın esişi; ne kadar farklıydı kuşların güzelim cıvıltıları, çobanların şarkılı çağrıları. Buradaysa; bu tuhaf, sevimsiz şehirde; boğucu bir ahırda, çürümüş samanla karışık küflü, kusturucu otlar, tuhaf, korkunç insanlar, ve dayak, taze yaradan akan kan.....

Ah! Zavallı mandam! Benim zavallı canım kardeşim! İkimiz de burada öyle güçsüz, öyle hevessiz duruyoruz; ancak acıda, güçsüzlükte ve özlemde ortağız.”

Ajda’nın ağlak ve teşhirci sulugözlülüğüne karşı, Rosa’nın belki birazcık Raskolnikovcu duygusallığı daha “hayvansever” değil midir? Ajda Pekkan’ın kendi sınıfına ait bir acımayla “himayesine” aldığı minik Terrier, onun için bir süs nesnesinden farklı değildir. Barda çalan hüzünlü bir şarkı eşliğinde eski dostunu hatırlaması çok romantik görünse de, “Puik” Ajda Pekkan için dışsaldır, korumaya alınacak bir yoksul çocuktan ibarettir.

Rosa için ise, dayak yiyen manda yalnızca dayak yiyen bir manda değildir. O, “yorgunluktan bitmiştir”; yük taşımak için kullanılmaktadır ve büyük ihtimalle, daha fazla yük taşıyabilmesi için dövülmektedir. Luxemburg, açıkça yaşama hakkı elinden alınan manda ile kendisi arasında benzerlik kurmaktadır: Manda dışarıda işe koşulmak için işkence görürken, Rosa içeride işten alıkonmak için tecrit edilmiştir.

8 Mart’ın kerameti belki bir de burada aranmalıdır: Mesele kırbaç yemek veya öldürülmek değildir; mesele duyduğun acıyı başkalarınınkiyle (ve kendininkiyle) örtüştürebilmektir. Rosa bir “emekçi kadın”dır, yani kadındır, manda sevgisi onundur. Ajda Pekkan ise köpeğini dolaştırmaya çıkan alelade birisidir. Bunu yapmak için, kadın ya da erkek olmaya gerek yoktur.
Bir not da “Puik” ismi için. Ülkemizde Kaptan Swing adıyla bilinen çizgi romandaki karakterlerden biri olan Mister Blöf’ün köpeğinin adıydı “Puik”. Arkadaşı Gamlı Baykuş tarafından pek sevilmese de, Amerikan Bağımsızlık Savaşı döneminin, İngiliz emperyalizminin askerlerine kök söktüren köpeğiydi...

20 Eylül 2009 Pazar

Erdoğan’ın kapısında kuyruk oldular


Erdoğan ve Esad’ın iftar sofrasında ülkenin en tanınmış ses sanatçıları da yer aldı, ama ayakta ve bir aynı kare pozu için kuyruğa girerek, etrafında pervane olarak…


Başbakan Erdoğan'ın Suriye Devlet Başkanı Beşir Esad için verilen iftar yemeğine ünlü ses sanatçıları da davetliydi. Protokol masasını ziyaret ederek Erdoğan tarafından Beşir Esad'la tanıştırılanlar arasında, Suriye'de de popüler olmuş isimler vardı. Örneğin Esad, İbrahim Tatlıses'i yakinen tanıyordu ve konser için beklediğini ifade etti. Birlikte poz verebilmek için etek öpercesine kuyruğa girenler arasında Orhan Gencebay dikkat çekti. Ünlülerin bu geçidi, Beşir Esad'ın yanında oturan Tayyip Erdoğan'ı çok mutlu etti. "Sanatçılar"ın ilgisinden başka mutluluk sebepleri de vardı Erdoğan'ın. Şimdi bu fotoğrafa biraz detaylarıyla bakalım.


"Toplumun temsilcileri" iki büklüm



AKP İstanbul İl Başkanlığı’nın Suriye Devlet Başkanı Beşir Esad onuruna verdiği iftar yemeğinde, Başbakan Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan’ın da hazır bulunduğu protokol masası etrafında, ünlü ses yorumcuları kendileriyle bir temas uğruna kuyruk oluşturdu. Basına yansıyan fotoğraflarda, bu “samimiyet” tesis edilirken, Erdoğan ailesi ve Esad sandalyelerinden doğrulma gereği bile duymadığından, milyonların hayranlıkla dinlediği yorumcular iki büklüm görülüyordu.
“Baba” Orhan Gencebay da oradaydı, “süper star” Ajda Pekkan da. Pekkan’ın arkasında Nükhet Duru sırasını bekliyordu. İbrahim Tatlıses, Suriye’de tanınmanın verdiği avantajla biraz daha rahattı. Metin Şentürk muhtemel ki “gördüklerine” ilişkin yorumlarıyla neşelendiriyordu masayı. Edeplice eğilmişti üzerlerine Mine Koşan. Mazhar Alanson, kuyruktaki en yadırganmayacak isimdi eş durumundan. Biricik Suden’in Emine Erdoğan’a yakınlığı, yerel seçimlerde AKP’den adaylığı çok konuşulmuştu. Ayrıca kâh Kadiri, kâh Cerrahi tarikatlarıyla anılıyordu Alansonlar.
“Sanatçıyı önemseriz, bizi destekliyorsa!"
Bu “buluşma”dan önce, Sezen Aksu “açılımlar”a destek demeci verince, Başbakan Erdoğan MGK toplantısı öncesinde kendisini telefonla aramış, “Bu sürece tüm toplum kesimlerinin desteğinin yanı sıra sanatçılarımızın da desteğini bekliyoruz. Toplumumuzun fikir ve kanaat önderlerinin sürece katkı sağlamaları çok önemli" diyerek, “rol çalmaya çalışmadığını, bir sade vatandaş olarak katkı sunduğunu” ifade eden Aksu’ya teşekkür etmişti.Bütün bir icraat dönemi boyunca AKP’nin sanatçıların, kanaat önderlerinin, aydınların görüşlerine “çok önem verdiği“ zaten biliniyordu. Erdoğan da bunu biraz daha açık ifade etmişti: Destek kaydıyla! Diğerlerini de önemsiyordu, açılan davalarla, yapıt toplatmalarla, yasaklamalarla ilgisini onların üzerinden de eksik etmiyordu.Nitekim, politikanın, “sol”un, köşe yazarlarının, araştırmacıların türlü saiklerle çevresinde toplanmasını sağlayan “açılımları”yla, zaten bir çekim merkezi olan iktidarda oluşuna ek bir ivme kazandırmıştı AKP ve “aydın-sanatçı” tabakayı da kapsadığı görünümü uyandırmıştı. Yine Erdoğan’ın ifadesiyle, bu görünüm, toplum üzerinde etkili olmanın önemli dayanaklarından biriydi.

“Sivil Cumhurbaşkanı”nın Çankaya sofraları

Örneğin, “Devlet Sanatçısı” gibi bir uydurukluğa karşı çıkan ve Cumhurbaşkanı davetlerine icabet etmeyen Yaşar Kemal, Abdullah Gül’ü kırmamış, “kişiler değil, makam önemli” diyerek törene katılıp ödül almayı kabul etmişti. Gül de, “Kürt sorununa çözüm açısından çok önemli mesajlar” veren bu yazarla birlikte pozlar vermişti. Kimse de Kemal’e, o makam yeni mi icat oldu diye sormamıştı.Aynı törenle ilgili konuşan ve daha önce ödül verilmiş Adalet Ağaoğlu da, “İki tür Cumhurbaşkanı var. Biri darbeyle gelen biri de milletin seçtiği Cumhurbaşkanı. Milletin seçtiği Cumhurbaşkanı’nın verdiği ödülü önemsiyorum” demiş, “sivil duruş” örneği vermişti. Gül, sanatçılarla Çankaya sofraları kurmayı sürdürecekleri mesajını iletirken, gerekli tarihsel göndermeyi yapmanın keyfi içindeydi.

Sanatçılar cephesinde, Zülfü Livaneli’nin, AKP’nin solculara demokrasi dersi verdiği görüşleri, yaygın bir kabulün dile getirilmesiydi.Kasımpaşalılık üzerinden tarikat bağlantısıyla Hasan Kaçan’ın popüler dizilerde sağladığı etkinliği AKP lehinde tiratlarla ekranlardan yansıtması, daha sonra tarikatların, örneğin Kurtlar Vadisi türü dizilerin yapımcılığında ağırlık kazanması, iktidara ideolojik payandalığın yanı sıra, bir piyasa hâkimiyeti de getirecekti.


Kuru kuru destek olmaz, Akademi’ye buyurun

AKP’li olmadıklarını ifade ederek başlayan imza metinlerinde, “Kürt Açılımı”na destek verdiklerini açıklayan aydınların listesinden önemlice bir bölümü de, “sanatçı destekçiler” de şimdi AKP’nin kurduğu Siyaset Akademisi’ndeydi. Zaman’ın “komünistlerin de orada” olduğunu söylemesi, basit bir cehalet ya da çarpıtma ürünü değildi. Toplumun bütün kesimlerini şemsiyesi altına toplamış bir AKP iktidarı imajını servis ediyordu.

Kuyruktakilerin beklentisi ne?

AKP’nin bütün bu bir araya geliş, aynı karede poz verişlerden neyi amaçladığı açık. Peki, ille o kareye girmek için eğile büküle objektife sığışanlar ne peşinde? Orada rivayet de, gerçek de muhtelif. Ama, mana bir: AKP’ye diz çöküş.

“Kürt açılımı”nda samimiyet arayanından, bunun hangi projenin parçası olduğunu bilenine; “demokrasi” kavramı bulanmıştan, “Yeni Osmanlı”ya biat edene; emperyalizmi telaffuz dahi edemeyeceklerden, emperyalizmin hizmetine sunulmuşlara kadar bütün bir “aydın-sanatçı” takımının gelip vardığı nokta buydu sahneye bakıldığında. Bütün bunlara, AKP iktidarına yamanmanın, çanakta kalanlara ağız sulandırmanın, güçlünün koltuk altında kendini muzaffer hissetmenin kof azametini de ekleyebilirsiniz…“Bol kahkahalı” olarak verdi gazeteler iftar yemeğindeki sahneleri. Uğur Mumcu’nun “iktidar sofrasındaki peçeteler“ tanımı belleğinde olanlar da acı acı gülmüşlerdi muhtemelen. Ağzındaki yağ ve yemek artıklarını onlarla silerdi ve tertemiz görünürdü iktidarlar.