8 Mart etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Mart etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2011 Salı

YAŞASIN 8 MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ!

Kadınlar yüzyıllardır hakları ve özgürlükleri için mücadele ediyorlar. Özgürleşmenin, kurtuluşun yolu mücadeleden, direnişten geçmektedir. Bu yola bir kez girmiştir kadınlar. Haklarını alana, özgürleşip, kurtuluşlarını sağlayana kadar her türlü bedeli ödemeye hazırdır kadınlarımız.

8 Mart Kadının özgürleşme mücadelesinin en önemli günüdür.



100 yıldır alanlara çıkıp 8 Mart’ı kutluyoruz. 1857’de Amerika’nın New York kentinde greve giden 40 bin kadın dokuma işçisinden 129’u, patronlar tarafından yakılarak katledildi. Onların anısına 1910 yılında toplanan Sosyalist Enternasyonal, 8 Mart’ı “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak ilan etti. 100 yıldır, 8 Mart’ı vareden grevci kadın dokuma işçilerinin yarattığı direnişin yolunda, 129 kadın işçinin açtığı yolda yürüyoruz. Cins ayrımcılığına, feodalizmin, kapitalizmin kadına dayattığı statükolara karşı kadın emekçilerin yolunda özgürleşmenin mücadelesi veriliyor.

Dünyada ve yurdumuzda, bu yolda yürüyerek, kadınlara kurtuluşun gerçek yolunun mücadeleden geçtiğini ispatlayan, geleneği geliştirip bizleri, mücadelemizi daha güçlü kılan Rosa Luksemburglar’ı, Aleksandr Kollantailer’i, Sena Muhaydliler’i, Ayçe İdil Erkmenler’i saygıyla selamlıyoruz.

Ayaklarının altına cennetin serileceği yalanıyla değil, Ümit Boynerler’in, Arzuhan Doğan Yalçındağlar’ın, Güler Sabancılar’ın dünyası olan kapitalizmin sınırlarında değil, eşit ve sömürüsüz bir dünyada yaşamak için mücadele ediyor ülkemiz kadınları. Bu mücadelede tutsak düşüyor. Tutsaklık koşullarında; tecrite ve tüm baskılara boyun eğmeyerek yeni direniş halkaları yaratıyor ülkemiz kadınları.

Biliyoruz ki, milyonlarca kadını özgürleştirecek olan, mücadeledir. Düzenin sınırlarına hapsolmadan, kadının gerçek ve köklü mücadelesini büyüten tüm emekçi kadınlarımız nezninde bu mücadelede tutsak düşen kadınlarımızı selamlıyoruz.


YAŞASIN 8 MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ!

10 Mart 2010 Çarşamba

İki kadın: Ajda ve Rosa

Bir emekçi kadınlar gününü böyle heba etmek istemezdik; ancak meselenin sadece “kadın” değil, “emekçi kadın” olduğunu anlatmak için illa ki “üretme”ye mi bakmak lazım?




Mesele şu: Milliyet’in Cadde ekinde “Süperstar’ı ağlatan vahşet” başlığıyla yayımlanan habere göre, Ajda Pekkan’ın köpeği “Puik” geçen hafta zehirlenerek öldürülmüş. Üzüntüsünü dağıtmak için bir bara giden “Süperstar”ın göz pınarları, hüzünlü bir şarkının eski dostunu ona hatırlatması üzerine dolmuş. Milliyet’in kafası tuhaf çalışan muhabiri de üşenmemiş, Pekkan’ı aramış. Ajda Hanım, “Köpeğimi belediye zehirledi. Hayvanlara ülkemizde değer verilmiyor” demiş.

Yorum yapmadan önce diğer kadınımıza geçelim. 1917 yılının Breslau hapishanesinde, askerlerin bir mandayı dövmesi üzerine Sonja Liebknecht’e şunları yazmıştı Rosa Luxemburg, biraz uzunca:
“Soniçka, manda derisinin kalınlığı ve sağlamlığı özdeyişlere geçmiştir, düşün artık, derisi yarılmıştı. Yük boşaltılırken hayvanlar yorgunluktan bitkin, hiç kıpırdamadan duruyorlardı ve biri, kanayan, bütün bu süre içinde o kara suratında ve yumuşacık kara gözlerinde ağlayan bir çocuk ifadesiyle önüne bakıyordu. Bu gerçekten de tam olarak, şiddetli bir şekilde cezalandırılmış, üstelik nedenini niçinini anlayamamış, zulüm ve işkenceden nasıl kaçacağını bilemeyen bir çocuğun ifadesiydi. Hayvanın karşısında duruyordum, bana baktı. Gözlerimden yaşlar boşanıyordu. Akıttığım yaşlar, onun gözyaşlarıydı. İnsan, ancak canı kardeşinin kederi karşısında, benim bu sessiz ıstırap karşısında çaresizlik içinde titrediğim kadar acıyla titrer.

“Romanya’nın özgür, bereketli, yemyeşil otlakları ne kadar uzak, nasıl sonsuza dek yitirilmiş. Ne kadar farklıydı güneşin ışıltısı, rüzgârın esişi; ne kadar farklıydı kuşların güzelim cıvıltıları, çobanların şarkılı çağrıları. Buradaysa; bu tuhaf, sevimsiz şehirde; boğucu bir ahırda, çürümüş samanla karışık küflü, kusturucu otlar, tuhaf, korkunç insanlar, ve dayak, taze yaradan akan kan.....

Ah! Zavallı mandam! Benim zavallı canım kardeşim! İkimiz de burada öyle güçsüz, öyle hevessiz duruyoruz; ancak acıda, güçsüzlükte ve özlemde ortağız.”

Ajda’nın ağlak ve teşhirci sulugözlülüğüne karşı, Rosa’nın belki birazcık Raskolnikovcu duygusallığı daha “hayvansever” değil midir? Ajda Pekkan’ın kendi sınıfına ait bir acımayla “himayesine” aldığı minik Terrier, onun için bir süs nesnesinden farklı değildir. Barda çalan hüzünlü bir şarkı eşliğinde eski dostunu hatırlaması çok romantik görünse de, “Puik” Ajda Pekkan için dışsaldır, korumaya alınacak bir yoksul çocuktan ibarettir.

Rosa için ise, dayak yiyen manda yalnızca dayak yiyen bir manda değildir. O, “yorgunluktan bitmiştir”; yük taşımak için kullanılmaktadır ve büyük ihtimalle, daha fazla yük taşıyabilmesi için dövülmektedir. Luxemburg, açıkça yaşama hakkı elinden alınan manda ile kendisi arasında benzerlik kurmaktadır: Manda dışarıda işe koşulmak için işkence görürken, Rosa içeride işten alıkonmak için tecrit edilmiştir.

8 Mart’ın kerameti belki bir de burada aranmalıdır: Mesele kırbaç yemek veya öldürülmek değildir; mesele duyduğun acıyı başkalarınınkiyle (ve kendininkiyle) örtüştürebilmektir. Rosa bir “emekçi kadın”dır, yani kadındır, manda sevgisi onundur. Ajda Pekkan ise köpeğini dolaştırmaya çıkan alelade birisidir. Bunu yapmak için, kadın ya da erkek olmaya gerek yoktur.
Bir not da “Puik” ismi için. Ülkemizde Kaptan Swing adıyla bilinen çizgi romandaki karakterlerden biri olan Mister Blöf’ün köpeğinin adıydı “Puik”. Arkadaşı Gamlı Baykuş tarafından pek sevilmese de, Amerikan Bağımsızlık Savaşı döneminin, İngiliz emperyalizminin askerlerine kök söktüren köpeğiydi...