tayyip erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tayyip erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Eylül 2009 Pazar

Erdoğan’ın kapısında kuyruk oldular


Erdoğan ve Esad’ın iftar sofrasında ülkenin en tanınmış ses sanatçıları da yer aldı, ama ayakta ve bir aynı kare pozu için kuyruğa girerek, etrafında pervane olarak…


Başbakan Erdoğan'ın Suriye Devlet Başkanı Beşir Esad için verilen iftar yemeğine ünlü ses sanatçıları da davetliydi. Protokol masasını ziyaret ederek Erdoğan tarafından Beşir Esad'la tanıştırılanlar arasında, Suriye'de de popüler olmuş isimler vardı. Örneğin Esad, İbrahim Tatlıses'i yakinen tanıyordu ve konser için beklediğini ifade etti. Birlikte poz verebilmek için etek öpercesine kuyruğa girenler arasında Orhan Gencebay dikkat çekti. Ünlülerin bu geçidi, Beşir Esad'ın yanında oturan Tayyip Erdoğan'ı çok mutlu etti. "Sanatçılar"ın ilgisinden başka mutluluk sebepleri de vardı Erdoğan'ın. Şimdi bu fotoğrafa biraz detaylarıyla bakalım.


"Toplumun temsilcileri" iki büklüm



AKP İstanbul İl Başkanlığı’nın Suriye Devlet Başkanı Beşir Esad onuruna verdiği iftar yemeğinde, Başbakan Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan’ın da hazır bulunduğu protokol masası etrafında, ünlü ses yorumcuları kendileriyle bir temas uğruna kuyruk oluşturdu. Basına yansıyan fotoğraflarda, bu “samimiyet” tesis edilirken, Erdoğan ailesi ve Esad sandalyelerinden doğrulma gereği bile duymadığından, milyonların hayranlıkla dinlediği yorumcular iki büklüm görülüyordu.
“Baba” Orhan Gencebay da oradaydı, “süper star” Ajda Pekkan da. Pekkan’ın arkasında Nükhet Duru sırasını bekliyordu. İbrahim Tatlıses, Suriye’de tanınmanın verdiği avantajla biraz daha rahattı. Metin Şentürk muhtemel ki “gördüklerine” ilişkin yorumlarıyla neşelendiriyordu masayı. Edeplice eğilmişti üzerlerine Mine Koşan. Mazhar Alanson, kuyruktaki en yadırganmayacak isimdi eş durumundan. Biricik Suden’in Emine Erdoğan’a yakınlığı, yerel seçimlerde AKP’den adaylığı çok konuşulmuştu. Ayrıca kâh Kadiri, kâh Cerrahi tarikatlarıyla anılıyordu Alansonlar.
“Sanatçıyı önemseriz, bizi destekliyorsa!"
Bu “buluşma”dan önce, Sezen Aksu “açılımlar”a destek demeci verince, Başbakan Erdoğan MGK toplantısı öncesinde kendisini telefonla aramış, “Bu sürece tüm toplum kesimlerinin desteğinin yanı sıra sanatçılarımızın da desteğini bekliyoruz. Toplumumuzun fikir ve kanaat önderlerinin sürece katkı sağlamaları çok önemli" diyerek, “rol çalmaya çalışmadığını, bir sade vatandaş olarak katkı sunduğunu” ifade eden Aksu’ya teşekkür etmişti.Bütün bir icraat dönemi boyunca AKP’nin sanatçıların, kanaat önderlerinin, aydınların görüşlerine “çok önem verdiği“ zaten biliniyordu. Erdoğan da bunu biraz daha açık ifade etmişti: Destek kaydıyla! Diğerlerini de önemsiyordu, açılan davalarla, yapıt toplatmalarla, yasaklamalarla ilgisini onların üzerinden de eksik etmiyordu.Nitekim, politikanın, “sol”un, köşe yazarlarının, araştırmacıların türlü saiklerle çevresinde toplanmasını sağlayan “açılımları”yla, zaten bir çekim merkezi olan iktidarda oluşuna ek bir ivme kazandırmıştı AKP ve “aydın-sanatçı” tabakayı da kapsadığı görünümü uyandırmıştı. Yine Erdoğan’ın ifadesiyle, bu görünüm, toplum üzerinde etkili olmanın önemli dayanaklarından biriydi.

“Sivil Cumhurbaşkanı”nın Çankaya sofraları

Örneğin, “Devlet Sanatçısı” gibi bir uydurukluğa karşı çıkan ve Cumhurbaşkanı davetlerine icabet etmeyen Yaşar Kemal, Abdullah Gül’ü kırmamış, “kişiler değil, makam önemli” diyerek törene katılıp ödül almayı kabul etmişti. Gül de, “Kürt sorununa çözüm açısından çok önemli mesajlar” veren bu yazarla birlikte pozlar vermişti. Kimse de Kemal’e, o makam yeni mi icat oldu diye sormamıştı.Aynı törenle ilgili konuşan ve daha önce ödül verilmiş Adalet Ağaoğlu da, “İki tür Cumhurbaşkanı var. Biri darbeyle gelen biri de milletin seçtiği Cumhurbaşkanı. Milletin seçtiği Cumhurbaşkanı’nın verdiği ödülü önemsiyorum” demiş, “sivil duruş” örneği vermişti. Gül, sanatçılarla Çankaya sofraları kurmayı sürdürecekleri mesajını iletirken, gerekli tarihsel göndermeyi yapmanın keyfi içindeydi.

Sanatçılar cephesinde, Zülfü Livaneli’nin, AKP’nin solculara demokrasi dersi verdiği görüşleri, yaygın bir kabulün dile getirilmesiydi.Kasımpaşalılık üzerinden tarikat bağlantısıyla Hasan Kaçan’ın popüler dizilerde sağladığı etkinliği AKP lehinde tiratlarla ekranlardan yansıtması, daha sonra tarikatların, örneğin Kurtlar Vadisi türü dizilerin yapımcılığında ağırlık kazanması, iktidara ideolojik payandalığın yanı sıra, bir piyasa hâkimiyeti de getirecekti.


Kuru kuru destek olmaz, Akademi’ye buyurun

AKP’li olmadıklarını ifade ederek başlayan imza metinlerinde, “Kürt Açılımı”na destek verdiklerini açıklayan aydınların listesinden önemlice bir bölümü de, “sanatçı destekçiler” de şimdi AKP’nin kurduğu Siyaset Akademisi’ndeydi. Zaman’ın “komünistlerin de orada” olduğunu söylemesi, basit bir cehalet ya da çarpıtma ürünü değildi. Toplumun bütün kesimlerini şemsiyesi altına toplamış bir AKP iktidarı imajını servis ediyordu.

Kuyruktakilerin beklentisi ne?

AKP’nin bütün bu bir araya geliş, aynı karede poz verişlerden neyi amaçladığı açık. Peki, ille o kareye girmek için eğile büküle objektife sığışanlar ne peşinde? Orada rivayet de, gerçek de muhtelif. Ama, mana bir: AKP’ye diz çöküş.

“Kürt açılımı”nda samimiyet arayanından, bunun hangi projenin parçası olduğunu bilenine; “demokrasi” kavramı bulanmıştan, “Yeni Osmanlı”ya biat edene; emperyalizmi telaffuz dahi edemeyeceklerden, emperyalizmin hizmetine sunulmuşlara kadar bütün bir “aydın-sanatçı” takımının gelip vardığı nokta buydu sahneye bakıldığında. Bütün bunlara, AKP iktidarına yamanmanın, çanakta kalanlara ağız sulandırmanın, güçlünün koltuk altında kendini muzaffer hissetmenin kof azametini de ekleyebilirsiniz…“Bol kahkahalı” olarak verdi gazeteler iftar yemeğindeki sahneleri. Uğur Mumcu’nun “iktidar sofrasındaki peçeteler“ tanımı belleğinde olanlar da acı acı gülmüşlerdi muhtemelen. Ağzındaki yağ ve yemek artıklarını onlarla silerdi ve tertemiz görünürdü iktidarlar.

12 Eylül 2009 Cumartesi

Evren'den Erdoğan'a giden yol


Bugün 12 Eylül darbesinin 29. yıldönümü. AKP'nin bu sürecin bir ürünü, bir tamamlayıcısı olduğu, her iki dönemin politikaları ve sınıfsal konumlanmaları karşılaştırıldığında net olarak ortaya çıkıyor.

Bugün 12 Eylül. 29 yıl önceki darbenin, Türkiye’ye çok şey kaybettirdiği, bu eylemin sorumlularının yargılanması, miras bıraktığı Anayasa’nın değiştirilmesi gerektiği üzerine bolca konuşulacak. Baskıları, zulmü, cinayetleri lanetlenecek. Bu konuda, neredeyse geneli kapsayan bir mutabakattan söz edilebilir. Bu iyi.

Ama, oluşan bir başka mutabakat, bir dizi “açılım”la bu dönemin izlerini silen bir iktidar olarak AKP’nin kabulü de görülüyor bugün. Oysa, bu ikisi bir bütün. İşin ideolojisi, sınıfsallığı, dış bağlantıları, topluma giydirdiği kılıf açısından da, AKP, 12 Eylül’ün sadık mirasçısı olarak çıkıyor karşımıza. Paralellikleri öyle net ki, AKP iktidarı sürdükçe, 12 Eylül’le hesaplaşmanın bitmeyeceği de açıkça görülüyor. 12 Eylül’ün felsefesi ve uygulamaları, bugünkü AKP iktidarının zemini olsun diye oluşturulmuş gibi.

Örnekleyelim…

İkisi de işçi düşmanı
12 Eylül darbesinin sınıfsal konumu, Kenan Evren’in darbeyi Türkiye kamuoyuna açıklayan konuşmasında, sendikal hareketi hedef almasıyla ortaya çıkmıştı. Evren bir garsonla konuşmasının ardından da “bir garson parçasının” kendisi kadar maaş almasına tepki göstermişti.

12 Eylül rejimi, iktisat alanında 24 Ocak kararlarını devraldı. Bu kararlar, 1977 sonrasının ekonomisini IMF’nin talepleri doğrultusunda yönetmeyi hedeflemekteydi. 24 Ocak kararlarının mimarı, Demirel tarafından DPT Müsteşarlığı’na getirilen Turgut Özal’dı. Özal’ın özellikle sendikal harekete karşı katı ve ödünsüz çizgisiyle bilinen MESS’teki başkanlığı, iş çevrelerinde saygın bir konum kazandırmıştı. Bu çevreler, piyasa kontrollerini kaldıran, yüksek bir devalüasyonla birlikte fiyatları serbest bırakan 24 Ocak kararlarına tam destek verdiler.

AKP’nin hükümet olduğu sürede yüzbinlerce kişi işten çıkarıldı. Sendikaların yaptıkları eylemlere tepki gösteren Erdoğan sendikaları halkı galeyana getirmekle suçlarken, bakanlar da çalışanların rahat yaşadıklarını iddia etti.

İkisi de Cumhuriyet tasfiyecisi
Erdoğan’ın Davos “çıkışı” sonrası Ortadoğu’da halifelik kavramı, Osmanlı hayranlığı yükselmeye başladı. Milliyetçiliğin de İslami motiflerle süslendiği süreçte Osmanlıya dönüş açık açık AKP’li tüm yetkililer tarafından dillendirilerek cumhuriyetin kazanımlarından geriye dönüşün yolu açıldı. Devlet kurumları “ücretli” hale getirildi, imam hatiplerin önü açıldı. Toplumsal sorunlara dair devlet eliyle kurulan çalıştaylarda “din adamları” görevlendirilerek çözüm için danışma mercii haline getirildi.

12 Eylül döneminde de Doğu'da ayetli bildirilerle Kürt halkına karşı cihad çağrıları yapılmış, Kuran kursları ve imam hatipler çoğalmış, "rabıta"lar açığa çıkmış, Evren'in her konuşması dinsel motifler içermiş, özellikle sola karşı bir dalgakıran olarak İslamcı akımlar desteklenmiş ve ideolojik yönelim olarak Türk-İslam sentezi, ABD'nin "yeşil kuşak" projesine uygun olarak resmen ilan edilmişti. 12 Eylül'ün ilk icraatları arasında, Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu gibi cumhuriyet miraslarının yok edilmesi vardı.

İki dönem de boyun eğdirici
12 Eylül döneminde yaşanan demokrasi ihlallerine AKP döneminde de devam edildi. Kapanan gazeteler, medya üzerindeki baskılar, kesilen vergi cezaları… AKP döneminde başlayan Ergenekon operasyonu ile birlikte de hukuk kuralları ihlal edilerek birçok kişinin adı operasyonla anılarak kamuoyu baskısı oluşturuldu. AKP karşıtı her harekete Ergenekoncu damgası vurularak baskı altına alınmaya çalışıldı.

Son yıllardaki 1 Mayıs kutlamalarını devlet yasaklayarak, yapılan tüm eylemlere ciddi müdahalelerde bulundu. Polisler işçiler üzerinde şiddet uygulayarak çok sayıda kişinin yaralanmasına neden oldu.

İkisi de …
“Asmayalım da besleyelim mi” sözleriyle hatırlanan Kenan Evren’i, iktidarı boyunca Tayyip Erdoğan da aratmadı. Her 1 Mayıs’ta işçilerin üzerine saldıran hükümet adına konuşan Başbakan “Ayaklar baş olursa kıyamet kopar” demişti. Askerde hayatını kaybedenlere “kelle” dediği için tepki gören Erdoğan’dan ikinci açıklama “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” sözleriyle gelmişti. Başbakan’ın vatandaşla ilişkisi de “Ananı da al git” diyebilecek kadar yakındı.

İkisi de yargıya hiç müdahale etmedi
AKP iktidarı, yargıya yaptığı müdahalelerle anıldı. Çeşitli kurumlarca dile getirilen eleştirilere AKP’li yetkililerce sert tepki verilerek aslında “yargının bağımsız hale getirildiği” vurgulandı.
Kenan Evren de sık sık yargının bağımsızlığına vurgu yapmış, bir konuşması sırasında şu ifadeleri kullanmıştı: “Şimdi biz hakimlere bu adamları asmayın demedik, asın da demedik. Peki ne dedik? Bir şekilde olayı halledin dedik. Şimdi bu yargıya müdahale etmekse etmişsizdir nitekim."

İkisi de gerici
AKP döneminde tarikatların çalışmaları hız kazandı. Neredeyse her mahallede gizli/açık Kuran kursları inşa edilirken öğrencilere dönük faaliyetler de çoğaldı. Liselerde ve üniversitelerde neredeyse kamp kuran tarikatçılar, devlet yetkililerin izniyle faaliyetlerini sürdürüyor. Aynı çevreler özellikle Doğu illerinde miting benzeri toplantılar yapmaya devam ediyor.

AKP’liler Başbakan da dahil olmak üzere dini söylemlerle halkı yönetirken bir taraftan da “hamdolsun”, “şükredelim” sözleriyle halka yetinmeyi vazediyorlar.

12 Eylül sürecinde de benzer dini söylemler yaygınlaşmıştı. Evren, tüm konuşmalarında ayetlerden alıntılar yapmaya çalışıyor, aydınlanmacılığın önüne hurafelerle çıkıyordu. Karadeniz bölgesinde yaptığı bir konuşmada “Allah bize güneş verdi, her zaman yağmur yağar, biz buradayız diye, kolaylık gösterdi” demişti. Birkaç gün sonra yağmurluydu hava, bu kez “Allah bereketini bizimle gönderdi, rahmetini yağdırdı” demişti. 12 Eylül, ayetli hadisli bildirilerle “din kardeşliği” çağrısı yaparak Kürt halkını yanına çekmeye çalışmıştı.

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Kadınların Özgürlüğü (Gonca Eren Yazdı)


Pek çok kavram kadınlarla somutlanır. Özgürlük de bunlardan bir tanesidir. Kadınlar bugün özgür değildir ve özgürlüğümüzü nasıl kazanacağımız ile ilgili rivayet muhteliftir.
Kadınların özgürlüğü bugün gericisinden ilericisine bütün siyasal ve ideolojik düzlemlerde tartışmasız bir başlıktır. Ama herkesin özgürlükten ne anladığı ise çok tartışmalıdır. Özgürlükten ne anlaşıldığı; bu özgürlüğün toplumsal alanda karşılık bulup bulamayacağı ya da nasıl karşılık bulacağı konusunda bize çok önemli ipuçları verir.
Nasıl mı? Açmaya çalışayım...
Kadına yönelik şiddete son diyen
AKP, bunca yıllık iktidarında söylemin ötesine geçememiş, töreyle, namus gerekçesiyle, cinnet mazeretiyle kadınların kanı oluk gibi akmaya devam etmiştir. AİHM’nin Türkiye’yi bu başlıkta mahkûm etmesi konusunda AKP’nin kadından sorumlu bakanı, “münferit olayları abartıyorlar.” diyerek teessüflerini belirtmiştir. Bu “münferit olaylar” her gün üçer beşer olmaya devam etmektedir.
Kadınların özgürlüğünü dert eden
Tayyip Erdoğan, İstanbul’da güpegündüz kafası kesilerek öldürülen Münevver ile ilgili “kızı boş bırakırsan, ya davulcuya, ya zurnacıya” yorumu yaparak kahvedeki “erkek” muhabbetinin devletin en üst makamlarından tezahürünü oluşturmuştur. Ne de olsa halktan biridir, “elit” değildir! Halkımızda olmayan sermaye onda vardır ama o yine de kendini halktan biri gibi hissetmektedir!
Türban takan kadınlar, mesleklerini icra edemiyorlar diye mağduru oynayanlar, çalışan kadının yaşadığı ayrımcılığa, fırsat eşitsizliğine, yoğun sömürü koşullarına engel olmayı bırakın, çanak tutmaktadırlar. Üç çocuk doğurun fetvası veren başbakanın hükümeti, çocuk sahibi kadınların çalışma özgürlüğünü sağlayacak düzenlemeler yapmamakta, var olan haklarını da elinden almaktadır. Bu ikiyüzlülük değil de nedir?
Gerici cenahın kadının özgürlüğünü hatırlamaları türban ile olmuştu. Bu noktadan tutmaya devam ettiler, koroya liberalleri de kattılar. Türban taktığı için üniversiteye giremeyen genç kızlarımızı dert edenler, üniversite kazanma hayali bile taşıyamayan milyonlarca genç kızımızı gündeme getirmek istememişlerdir. Ya da ömrü yoğun sömürü koşullarının yaşandığı işyerleri ile ev işlerinin yükleri altında ezildikleri dört duvar arasında geçen kadınlarımızdan da hiç bahsetmemişlerdir. Bu samimiyetsizlik değil de nedir?
Özgürlük havarisi kesilen iktidar
milletvekilleri çokeşliliğin bizzat uygulayıcısıdır. Karılarını bu şekilde mi özgürleştirmektedirler?
Oğlan çocukların “göster bakalım amcalara” tezahüratlarıyla, kız çocuklarının “bacaklarını kapayarak otur” telkinleriyle büyüdüğü bu toplumda yaşayan kadınlara “alın size özgürlük veriyoruz, örtündüğünüz müddetçe özgürsünüz” demek ne büyük bir ironidir!
Bu ülkede kadınlar, hava karardıktan sonra sokakta gezememektedir. Gece kadınlara yasak olan sokaklar, gündüzleri de dar gelmektedir. Tacizin, tecavüzün gecesi gündüzü yoktur.
Böylesi bir ülkede kadınların özgürlüğünü telaffuz eden ve yıllardan beri iktidarda olan bir partinin, AKP’nin yalanlarına kadınlar dur demelidir.
Özgürlük, insanca ve onurlu bir yaşam için olmalıdır. Özgürlük eşit bir toplumda karşılığını bulmalıdır.
Kadınların kentlerde köylerde özgürce yaşadıkları, çalıştıkları; kadına yönelik şiddetin
tarih kitaplarında anlatıldığı; genç kızlarımızın hayatlarından endişe etmeden özgürce gezebildikleri; kadınlarımızın aile ve çevre baskısı ile örtünmek zorunda kalmadıkları bir Türkiye’de “Peki türban takan kadınların özgürlüğü?” sorusu gündem haline bile gelmeyecektir.
Bu anlatılanların masal gibi olduğunu düşünenler; anlattıklarım, yıllardır kadınlara özgürlük adı altında anlatılan türban masalı kadar elle tutulur değildir belki ama daha gerçekçidir!