6-7 Eylül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6-7 Eylül etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Eylül 2010 Salı

6 - 7 Eylül Olayları İçin Özür Dilenmeli (Mİ) ?

Önce uzun bir vakit ayırıp 6-7 Eylül hakkında blogumuzda üç gündür yazdıklarımızı okumanızı rica ediyoruz.
Eğer okuduysanız şimdi sorumuzu yineliyoruz: 6-7 Eylül Olayları İçin Özür Dilenmeli mi?
------------------------------------------------------------------------------------------
Ve bugün 6-7 Eylül'ün yıldönümüne ilişkin bir haberi sizle paylaşıyoruz:
1955’te gayrimüslimlere yönelik gerçekleştirilen saldırılarının 54’üncü yıldönümünde protesto eylemleri yapıldı. Protestocular devletin özür dilemesi gerektiğini belirttiSosyalist Parti ile Toplumsal Olayları Araştırma ve Yüzleşme Derneği, 1955’te yaşanan 6-7 Eylül olaylarını 54. yıldönümünde kınadı. İstanbul’da 1955’te gayrimüslimlere yönelik olarak gerçekleştirilen saldırılarının 54. yıl dönümü nedeniyle Taksim Tramvay Durağı’nda bir araya gelen Sosyalist Parti üyeleri, ‘6-7 Eylül’ün faili de Ergenekon çetesidir’ pankartını açarak sık sık ‘Türk, Kürt, Ermeni yaşasın halkların kardeşliği’, ‘Kahrolsun MİT, CİA, Kontr-gerilla’ sloganlarını attı.Grup adına açıklama yapan Sosyalist Parti İstanbul İl Başkanı Kadir Akın, 6-7 Eylül saldırı ve yağmasının takip eden süreçte Türkiye Cumhuriyeti’nin temel politikasının değişmediğini ve farklı olan ne varsa yok saymaya, inkar ve imha ile yol almaya devam ettiğini belirterek, bugün açılım politikasından bahsedenlerin işe önce saldırıların hesabını vererek başlaması gerektiğini söyledi. Akın, devletin bu kentin insanlarını nasıl yok ettiğini anlatması ve yaşanılanlar için özür dilemesi gerektiğini de ifade ederek, Özel Harp Dairesi ya da derin devletin rol aldığı bütün saldırıların açığa çıkarılmasını istedi.
ETNİK YOK ETME PROVOKASYONUDUR
’Toplumsal Olayları Araştırma ve Yüzleşme Derneği ise yaptığı açıklamada, 6-7 Eylül’ün bir ‘Etnik yok etme provakasyonu’ olduğuna dikkat çekti. 6-7 Eylül olayları sonucunda, resmi kayıtlara göre, 73 kilise, 8 ayazma, 2 manastır, 1 fabrika ile Rumlara ait çok sayıda ev ve işyerinin yakılıp yıkıldığı hatırlatıldı.Ergenekon davasının gündemde olduğu bugünlerde, temiz ve demokratik bir toplum, siyaset ve develet olmanın en kaçınılmaz gereğinin, kontrgerilla zihniyetiyle ve onun kanlı eylem ve uygulamalarıyal yüzleşmek olduğunun belirtildiği açıklamada, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir grup yurttaşını göçertmek amacıyla bizzat kendi resmi istihbarat gücü eliyle kanlı eylemi tertiplediği kaydedilerek, devletin çok geç kalmadan özür dilemesi gerektiği vurgulandı. BirGün6-7 Eylül’de ne olmuştu?6-7 Eylül 1955’de Atatürk’ün Yunanistan’ın Selanik kentinde doğduğu evin bombalandığı haberi yayılarak başlatılan ve iki gün süren İstanbul ve İzmir’deki ırkçı ve gerici gösteriler azınlıklara yönelik bir tahrip ve yağma hareketine dönüşmüştü.İki gün süren olaylarda İstanbul’da 16 Rum öldü, onlarcası yaralandı, 73 Rum kilisesi, 1 havra, 8 ayazma, 2 manastır, 3 bin 584’ü Rumlara ait olmak üzere 5 bin 538 gayrimenkul yakılıp yıkıldı. Kimi saptamalara göre 50 kimisine göre 200 gayrimüslim kadına tecavüz edildi.Dönemin Demokrat Parti hükümetinin 27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında Yassıada’da yapılan yargılamalarında, olayların hükümet eliyle tertiplendiği, Atatürk’ün evinin bir devlet görevlisi tarafından bombalandığı ortaya çıkarılmıştı.

6 Eylül 2010 Pazartesi

6 - 7 Eylül Olayları (2)

Yunan basınına göre 6-7 Eylül'ün sorumlusu İngiltere'dir. Arşivlerde de İngiltere'nin planlanlamada katkısı olduğuna dair ipuçları vardır. İngiltere'nin Atina Büyükelçisi'ne göre yüzeysel Türk-Yunan ilişkilerini bozmak için 'küçük bir şok' yetecektir.
Konuyla ilgili ilginç bağlantılardan biri, İngiliz hükümetinin 6-7 Eylül olaylarının organizasyonunda bir payı olmasıdır. 1950'lerin başında bir İngiliz sömürgesi olan Kıbrıs'ın Rum-Ortodoks halkının Yunanistan ile bütünleşme isteği, İngiliz hükümetini 29 Ağustos-7 Eylül arasında Londra'da Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'nin katıldığı bir konferans düzenlemeye sevk eder. Neden, Kıbrıs olayının çözümüne bir katkı yapmak değildir. Yunanistan Kıbrıs konusunu sonbaharda Birleşmiş Milletler'in gündemine götürmeyi planlarken, İngiltere hükümeti Kıbrıs'ın uluslararası bir platforma taşınmasını engellemek isteğindedir. Konferansla hedeflenen, sorunun 'sömürgeci İngiltere' ve Yunanistan'ın değil, Türkiye ile Yunanistan'ın gündemi olduğunun ispatlanmasıdır. Foreign Office bürokratlarının iadesiyle, 'Türkler pasif durumlarından uyandırıldıkları zaman Kıbrıs, BM'nin gündemine girmeyecekti.' Konferanstan önce MacMillan, Türk delegeleriyle görüşerek Yunanistan'a karşı uzlaşmaz bir tavır sergilemelerini ister: "Türkler görüşlerini ne kadar sert ifade ederse o kadar olumlu olur." Politik ve ekonomik krizdeki Menderes hükümeti, kamuoyunun ilgisini Kıbrıs'a çekmeye çalışır. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, MacMillan'ın isteği doğrultusunda konferansta sert bir açılış konuşması yapar; eğer Atina Kıbrıs tavrında değişiklik yapmazsa, Türkiye de Lozan Antlaşması'nı tekrar gözden geçirecektir. Türkiye'nin bu katı tutumu Yunan delegelerini şaşırtır ve İngilizleri sorumlu tutmalarına yol açar. Olayların patlak verdiği 6 Eylül'de Londra'daki konferans dağılır. Yunan basınına göre olayların sorumlusu İngiltere'dir; nitekim arşivlerde İngiltere'nin 6-7 Eylül olaylarının planlanmasında bir katkısı olduğuna dair ipuçları mevcuttur. Örneğin Atina'daki İngiliz Büyükelçiliği'nin Yunan-Türk dostluğunun çok yüzeysel bir vaka olduğuna değinen ve küçük bir şokun, örneğin Selanik'teki Atatürk'ün evinde meydana gelecek küçük bir tahribatın derhal ilişkiyi zedeleyeceğinden bahseden Ağustos 1954 tarihli bir beyanı söz konusudur. İngiliz Dışişleri'nden bir bürokrat ise daha açık ifadeyle 'Ankara'da meydana gelecek birkaç olayın aslında işlerine çok yarayacağını' belirtir. İngiliz Milletvekili John Strachy de Türkiye'nin aslında Kıbrıs'ın Yunanistan'a verilmesinden çekinmemesi gerektiğini, çünkü garanti olarak İstanbul'da büyük bir Rum azınlığı olduğunun altını çizer.

Yumuşak protesto İngiltere'nin olayların hemen ardından verdiği tepki de dikkat çekicidir. Dışişleri Bakanı MacMillan, Türkiye'ye, zarar gören İngiliz vatandaşların tazminat haklarının ertelenmesini öngören yumuşak bir protesto çeker. Foreign Office de İngiliz basınında İstanbul'da yaşayan İngilizlerin de büyük zarar gördüğünün altının çizilmesini ister. Böylelikle İngiltere'nin olayların planlanmasında bir rolü olmadığı kanıtlanmak istenmektedir. 6-7 Eylül olaylarında İngiltere için en büyük başarı Amerika'nın Kıbrıs politikasının değişmesidir. Yunanistan 1955 baharında Kıbrıs meselesini BM gündemine getirmek istediğinden söz ettiğinde, hükümeti bu planı desteklemeye eğilimli olan Amerika, olaylardan sonra ise NATO üyesi bu iki ülkeye aynı içerikte sert bir protesto çeker ve BM'de Kıbrıs konusunun gündeme gelmemesi için lobi çalışmaları başlatır. İngiltere amacına ulaşmıştır. 23 Eylül 1955 günü BM'de yapılan oylamayla, Kıbrıs sorunu gündem maddesi haline getirilmez. 6-7 Eylül olaylarının kimler tarafından gerçekleştirildiği sorusunu cevaplamak için devletin fail olarak suçladığı kesimden başlanabilir. Sıkıyönetim ilan edildikten sonra İstanbul'da 5 bin 104, Ankara'da 300, İzmir'de ise 170 kişi tutuklanır. Hükümetin yaptığı ilk açıklamaya göre 'gençlik' Selanik'teki patlamalarla ilgili bir miting düzenlemiş, komünistler de bundan faydalanıp tahribat yapmıştır. Hükümet, 10 Eylül 1955'te sıkıyönetim dolayısıyla üç bölgeye ayrılmış İstanbul'da Beyazıt, Beyoğlu ve Kadıköy askeri mahkemeleri olmak üzere üç ayrı mahkeme kurar. Hâkimler, özellikle polislerin faillerle ilgili hiçbir kanıt toplamamış olmasından şikâyetçidir. Sol eğilimli şahıslar veya komünistler ise polis tarafından rastgele hazırlanmış bir listeye göre tutuklanır. Listede, ölmüş veya askerde olan kişiler bile vardır. Tutukluların çoğu Aralık 1955'te serbest bırakılır. Bunun en önemli nedenlerinden biri, muhalefet lideri İsmet İnönü'nün, hükümeti ağır bir dille eleştiren ve gerçek suçluları takip yerine suçsuz vatandaşlara işkenceyle suçlayan konuşmasıdır. Menderes, bu konuşma için İnönü'ye, "Paşam vatan bu konuşmayı affetmeyecek" diyecektir.
6-7 Eylül olayları iktidardaki Demokrat Partisi, Milli Emniyet Hizmetleri (MAH), öğrenci/gençlik dernekleri, sendikalar ve Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin (KTC) işbirliğiyle organize edilmiştir. Görünürde öğrenci dernekleri tarafından resmi olarak Ağustos 1954'te kurulan KTC'nin amacı Kıbrıs konusunda Türkiye'nin pozisyonunu desteklemek ve kamuoyu yaratmaktır. Fakat aslında Londra'daki Türk büyükelçiliğinin telkiniyle hükümet tarafından kurulmuş olan bu derneğin yönetiminde şu adlar görülür: Hikmet Bil (Hürriyet gazetesi yazıişleri müdürü ve avukat), Hüsamettin Canöztürk 'Milli Talebe Federasyonu Başkanı), Orhan Birgit (gazeteci), Ziya Somer (öğrenci) ve gazeteci olduğunu öne süren Kamil Önal. Dernek, kuruluşundan itibaren hükümetle yakın işbirliği içinde olmuştur. Örneğin Hikmet Bil, Menderes ve Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü'ye 1952 Atina gezisinde -Menderes'in özel isteğiyle- refakat eder. Her ne kadar Bil derneğin halktan bağış toplayarak 'Kıbrıs davası' için hükümete teslim ettiğini öne sürse de, aslında tersine devletin desteği söz konusudur; KTC'ye kuruluş yılında 350.bin TL, daha sonra da her sene 200.bin TL ödenir. Sadece gazeteci değil, aynı zamanda MAH üyesi olan bir diğer idare heyeti üyesi Kamil Önal ise KTC'den önce, Ermeni ve Kürtlerin aktivitelerini gözlemlemek üzere Suriye'de görev almıştır. KTC aynı zamanda öğrenci ve gençlik dernekleriyle de yakın ilişki içindedir. Örneğin Türkiye Milli Talebe Federasyonu Başkanı Hüsamettin Canöztürk KTC'nin idare heyetindedir ve dernekte öğrenci sayısı bir hayli yüksektir. KTC'nin diğer bir ayağını teşkil eden sendikalar da o dönemde hükümet tarafından finanse edilen ve ideolojileri devlet tarafından belirlenen örgütlerdir. KTC ile sendikalar arasındaki işbirliği, KTC şube başkanlarıyla sendika başkanlarını aynı kişilerin teşkil etmesine kadar gidebilmektedir. Tekstil Örme Sanayii İşçileri Sendikası Başkanı Bahir Ersoy, hem Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı'nın (TMGT) başkanı, hem de KTC'nin kuruluş üyesidir. KTC Paşabahçe şubesinin idare meclisi de Paşabahçe Cam ve Şişe Sanayii İşçileri Sendikası'nın idare heyetince oluşturulmuştur. Motorlu Taşıt İşçileri Sendikası İdare Meclisi Üyesi Fethi Çelik aynı zamanda KTC'nin Karagümrük şubesi idare meclisine, Su İşçileri Sendikası üyesi Kemal Nadi, Fatih şubesi idare meclisine üyedir. YARIN: Aslında küçük çaplı bir olay planlanmıştı...
'Annem başörtüsü taktı, Türk sandılar' İSMAİL SAYMAZ İSTANBUL -
Kumkapı'da, iki katlı kâgir evinin önünde, yarım yüzyıl önceki kâbusu anlatıyor, Sarkis Çerkezyan. Gizli TKP üyesiydi. Kumkapı'da iki marangoz dükkânı vardı. Evi Yedikule'deydi. "Anneme, Müslüman kadınlar gibi görünsün diye beyaz başörtüsü taktık. Pencereye bir bayrak uydurduk. Kapıya oturdum. Kalabalık bir grup önümden aktı. Kiminin elinde bir top kumaş, kiminde bir makine parçası vardı. Bütün cadde eşya doldu. Sadece Rum evlerini değil, tüm gayrımüslimlerinkini yağmaladılar. Yedikule Caddesi üzerindeki bir kiliseyi ateşe verdiler. Kıvılcımlar bizim evin üstüne düşüyordu. Caddede üç kişi durdu. Bizim eve bakıyorlardı. Yanlarına gittim, 'Bu evin sahibi Ermeni. Şimdi Florya'da yazlıkta. Aşağıda ben varım, hatırlatırım' dedim. Annem Müslüman bir kadın gibi kahve pişirdi. İçtik birlikte... Yağma saatler sürdü. Gece yarısına kadar kapıdan ayrılmadım. Sonraki gün dükkânıma gittim. Kepenkler kırılmış, dükkâna girilmişti. Benim dükkâna komşum Laz Mehmet girmiş. Sabahları birlikte çay içerdik. Çok ağrıma gitti. Evet, 6-7 Eylül'de çok çektik. Ama bu halkın çok iyiliğini gördük. Tehcirden kaçıp Karaman dağlarına çıkan babamı, idam fermanı olmasına rağmen sakladı Türk köylüsü. Eşimin cenazesine ta Silifke'den geldiler. Ermenistan'a yerleşecektim, bırakıp da gidemedim. Hem hanım istemedi hem de 'yoldaşlarım' bırakmadı. Çünkü büyük düşlerimiz vardı."
Tanıklar anlatıyor:
Beyoğlu'nu yıktılar siz duruyorsunuz... "Üç parti olarak geliyorlardı. İlk parti bağırıyor çağırıyor, ikinci parti Rum dükkânlarını kırıyordu. Kepenkler kolay açılmıyordu. Hazırlıklıydı bu iş, ellerinde demir sopalar, kepenkleri deldiler, açtılar, neler varsa hepsi yere döküldü. Üçüncü parti hırsızlık için geliyordu. Ve çanlar çalıyordu, kiliselere girdiler, çanları çalıyorlardı. 12'ye kadar yani... Nasıl yaşadık, tarif edemem." Rumlar 1953-1954 yıllarında Kıbrıs'ın Yunanistan'a ilhakı istemiyle adada Türklere ve İngilizlere yönelik şiddete başlarlar. Kısa sürede 'Kıbrıs sorunu' milli bir dava haline döner. "O yıllarda ekonomik durgunluk vardı, enflasyon artıyordu. Müthiş bir darboğaza girdi Türkiye, darboğaza girince, halkın (ilgisini) başka bir tarafa çekmek icap etti." Birbiri ardına Kıbrıs sorununu sahiplenen dernekler kurulur. Ulusal basında başlatılan bir kampanya ile Patrikhane ve Rumlarla ilgili yayımlanan olumsuz haberler, vatandaşların 'Ya Taksim, ya ölüm' sloganları ile İstanbul, Ankara gibi büyük kentlerde mitinglere zemin hazırlar. Takvimler 1955 yılını gösterdiğinde, 'Kıbrıs sorunu' iç ve dış politikanın en önemli tartışma konusu haline gelir. Ağustos sonunda başlayan ve İngiltere'nin davetiyle düzenlenen Londra Konferansı'nda adanın ve garantör devletlerin statüleri tartışılır. Konferansın ikinci tur görüşmeleri başlamadan bir gün önce 4 Eylül günü Kıbrıslı Türkler, Rumların adada yürüttükleri Enosis politikasını mitinglerle protesto ederler.
6 Eylül, öğle saatleri 6 Eylül günü, Selanik'teki Atatürk'ün evinin bombalandığı haberi İstanbul'a ulaştığında Başbakan Adnan Menderes, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay öğle yemeğinde beraberdir. Menderes, haberin radyodan duyurulması talimatını verir. İstanbul Ekspres gazetesi de ikinci baskısını yaparak haberin tüm İstanbul'da duyulmasını sağlar: "O gün Dolmabahçe'deki maçtan çıktık, kapıda akşam gazeteleri vardı. Ekspres, büyük başlık atmıştı, 'Atamızın evi bomba ile hasara uğradı' diye. Herkeste büyük bir infial doğdu. Fakat sonradan öğrendik ki, Atatürk'ün evine bombayı koyan MİT'miş." (72 yaşındaki emekli bankacı H.Ö., Tarihe Bin Canlı Tanık) Kıbrıs sorunuyla ilgilenen dernekler bu haberi kısa sürede duyar ve misillemeye yönelik açıklamalar yaparlar. Tepki sokağa dökülmeye hazırdır ve aynı gün, akşamüstü derneklerin örgütlediği büyük bir grup Taksim'e yürüyüşe geçer. İlerleyen saatlerde 'Ya Taksim, ya ölüm', 'Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır' sloganları ile yürüyen gruplar ilk olarak Rum gazetelerinin bürolarına saldırır. "O akşam sinemadaydım, meğer ki gündüzden beri hazırlıklar varmış, Süreyya Sineması'ndaydım, film oynarken durdurdular filmi, biri çıktı sahneye bir şeyler söyledi, 'Ne alakası var' dedik, yine de aymadık, çıktık ki millet caddelerde!" (71 yaşındaki eczacı M.S., Tarihe Bin Canlı Tanık) Ancak Müslüman ailelerin bir kısmı o gece olacaklardan haberdardır: "Haber geldi bize, bu gece bir şeyler olacak dediler, biz korktuk sanki bize olacakmış gibi. Manol'un kurukahve dükkânını, Rum gazinolarını kırdılar. Rumların nesi varsa hepsini kırdılar. Yervant vardı, o Yahudi'ydi, onun mefruşat dükkânının camlarını kırdılar, yırttılar kumaşları; topları böyle arabaların arkalarına bağladılar, arabanın biri bu tarafa gitti biri şu tarafa, yırttılar onları." (60 yaşındaki ev kadını M.Y., Akdeniz Sesleri)
'Korkmayın, biz buradayız' "Olaylar bizim burada, Büyükdere'de de başlayınca, gayrimüslim komşularımız tedirgin oldu, biz de onları evimize aldık. Babam kiliseye takıldı. Ama yine de arkadan girip yakmışlar kiliseyi. Sabaha kadar nöbet tuttuk. Başka yerlerden motorlarla gelenler oldu." (84 yaşındaki müteahhit S.O., Akdeniz Sesleri) "Büyükdereli gençlerin, bizlerin Rum arkadaşlarımız vardı. Ben o zaman kulüp başkanıydım, Rum çocukları çağırdım, 'Telaş etmeyin biz buradayız, size bir şey yaptırmayız' dedim. Korktular, sindiler, dövecekler, parçalayacaklar, öldürecekler diye. Hiç unutmam Andon vardı, matbaacı. Apostol vardı sonra. Beyaz Park'a doğru sahilden yürüyoruz beraberce, bu arada haberler geliyor, Beyoğlu'nu şöyle yıktılar, böyle parçaladılar. O sırada bir araba geldi, kırmızı vişneçürüğü renginde. Arkasından upuzun kumaş parçası, sürünüyor yerlerde. Tam parkın önünü dönerken, arabanın içinden, 'Ne duruyorsunuz lan Beyoğlu'nu yakıyorlar, Rumların yerlerini yıktılar, siz duruyorsunuz!' dediler. Araba hızla gitti. Andon'a dedim ki, 'Sen merak etme', evine bıraktım onu. Kilisenin kapılarını kırmışlar, çok güzel ikonalar vardı, hep parçalamışlar, yerlere atmışlar." (Emekli bankacı H.Ö.)
Kiliseler de yağmalandı Şehrin dört bir yanında, evler ve işyerleri yağmalanırken, kiliseler de ateşe verilir; hatta bazı gayrimüslim mezarlıkları parçalanır. Balıklı Rum Kilisesi'nin papazı öldürülür. 'Kiliselere girdiler, bidonların içine gaz doldurdular, kiliseleri yaktılar, 'Burası Rum kilisesi' dediler. Samatya'daki kiliseye girmişler, orayı da tarumar etmişler. Sanmışlar ki, o da Rum kilisesi, kilise ya! Mahmutpaşa'yı berbat ettiler. Onlar sandılar ki bütün şeyler dükkânlar Rum'du, halbuki Ermeni de vardı orda. Genel olarak Ermeni kilisesine dokunmadılar, ne patrikhaneye dokundular, ne Kumkapı'daki kiliseye dokundular. Tertipti, tertip şöyle ki 'Aileye dokunma, mala dokun', aileye dokunmadılar. Geldiler, ne varsa yıktılar, radyoları aşağı attılar, buzdolaplarını aşağı attılar. Çapulcular, Rumların kadınlarının ellerinden, yüzüklerini, bileziklerini aldılar. Dışarıdan gelenler, 'Hangisi Ermeni evi, hangisi Rum evi?' diye soruyorlardı. Bizim yanımızdaki ev Rum'du, onu tarumar ettiler." Olaylar yağma ve talana dönüşür. "Bizim köşedeki mezeciye, sütçü Argiri, saldırdılar. Bahariye Caddesi ve Altıyol'dan aşağı kumaş dükkânları ve kuyumcular yağma edildi. Ben gözümle gördüm kaşarpeyniri imalathaneleri vardı, kaşarlar denize yuvarlanarak gitti. Kumaş yığınlarından, tramvaylar çalışamadı." (67 yaşındaki şoför A.İ.T., Akdeniz Sesleri)
YARIN: Ertesi gün İstanbul kokuyor

5 Eylül 2010 Pazar

6 - 7 Eylül Olayları (1)

6-7 Eylül olaylarının 50. yılında Toplumsal Tarih dergisi, 1956 yargılamalarının hâkimi olan amiral Fahri Çoker'in arşivini yayımlamıştı. Çoker, arşivindeki fotoğraf ve belgeleri, ölümünden sonra yayımlanmak üzere Tarih Vakfı'na bağışlamıştı.
6 Eylül gecesi ve 7 Eylül sabahı Milli Emniyet Hizmetleri ve yabancı gazetecilerce çekilen fotoğrafların büyük bölümü ilk kez yayımlanıyor. Çünkü sıkıyönetim tarafından yerli basına sansür getirilmiş, yabancı gazetecilerin fotoğraflarına da el konmuştu. Fahri Çoker arşivi Tarih Vakfı'nca kitap olarak yayımlanacak. Bu arada Fahri Çoker arşivinden de yararlanarak kapsamlı bir araştırma yapan, Almanya Bochum Ruhr Üniversitesi Tarih Fakültesi'nden Dr. Dilek Güven'in '6-7 Eylül' adlı kitabı geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Bu dizide, Güven'in Toplumsal Tarih'te çıkan ve kitabının bir özeti sayılabilecek makalesi, yine dergide yer alan Fahri Çoker arşivinden belge, fotoğraflar ve tanıklıklar eşliğinde yer alacak. 6-7 Eylül olaylarını çokuluslu Osmanlı devletinden Türk ulus-devletine geçiş döneminde yaşanan sorunlarla ilişkilendirmek mümkündür. Farklı etnik grupları barındıran Anadolu'nun homojen hale getirilmesi, Kemalist elit tarafından başarılı bir ulus-devletin vazgeçilmez şartı olarak görülmüş ve yeni kurulan devletin Hıristiyan azınlıklara haklarını garanti etmesine rağmen, 1920'li ve 30'lu yıllarda hükümetler zaman zaman aleni bir asimilasyon politikası gütmüştür. Her ne kadar tüm vatandaşların yasal hak ve yükümlülüklerdeki eşitliğinden söz edilse de, günlük hayatta devletin kimlik politikası temelde Türklük üzerinden belirlenmiş, bu yolla millet olma, modernleşme ve Batılılaşma sürecinin ivme kazanacağı ümit edilmiştir. Hükümetin özellikle ekonomi politikası alanında aldığı önlemler, Türk unsurun taşıyıcı öğe olarak düşünüldüğünü gösterir. Nitekim 1942 yılında yürürlüğe giren Varlık Vergisi, Ermenilerin, Rumların ve Yahudilerin ekonomideki liderliğine son vermeyi hedeflemiştir. Devletin zorunlu göç ve iskân politikaları da bu homojenleştirme çabalarıyla bir arada değerlendirilmeli, dolayısıyla, 1934'teki, 'Trakya olayları' olarak bilinen ve Yahudileri zorunlu göçe sevk için yapılan saldırılar ile 1930'larda Kürtlere uygulanan iskân politikaları da bu bağlamda ele alınmalıdır. Aynı dönemde, 1929-1934 arası Anadolu Ermenilerinin Anadolu'nun merkezlerine ve ardından İstanbul'a göç ettirilmesinin amacı ise gayrimüslimleri tümüyle Anadolu'dan uzaklaştırıp İstanbul'da toplamaktır. 1946' da yazıldığı düşünülen bir CHP azınlık raporu bunu açıkça ifade eder. Rapora göre, 1950'lere kadar Anadolu, Yahudi ve Hıristiyanlardan temizlenmeli ve sonra İstanbul, Yunanistan'la olan bağları ve nüfusun çokluğu nedeniyle Rumlardan arındırılmalıydı.
Seçmenlerin üçte biri Türkiye'nin 50'li yıllardaki milli politikası 30'lu ve 40'lı yıllardaki politikaların devamı olarak değerlendirilmeli, bu doğrultuda 6-7 Eylül olayları etnik homojenleşme ve milli ekonomi yaratma çabası bağlamında incelenmelidir. Çokpartili hayata geçiş sonrası azınlıkların hükümetlerle olumlu ilişkiler geliştirmesi, gayrimüslimlerin seçmen olarak önemsenmeye başlanmasından kaynaklanır. Bu dönemde, İstanbul'da seçmenlerin üçte biri gayrimüslimdir. Seçim dönemleri CHP ve DP'nin Varlık Vergisi'nin geri ödeneceği yönündeki vaatleri ise seçim propagandasından ibarettir. Menderes hükümetinin azınlıklara karşı baştaki liberal politikası, gittikçe zorlaşan ekonomik koşullarla değişir ve ilişkiler gerginleşir. Özellikle Kıbrıs'taki olaylarla birlikte 1953'ten itibaren gazetelerde Patrikhane ve Rumlara karşı başlatılan kampanya, 6-7 Eylül olaylarından evvel doruğa ulaşır. Rumlara yöneltilmiş gibi görünen saldırı, aslında tüm azınlıkları içine almaktadır, 'Rum' burada sadece bir örnektir. Gazetelere göre asıl suçlu, Türkleri provoke eden gayrimüslimlerdir. 6-7 Eylül olaylarının sadece Kıbrıs'la ilgili olarak Rumlara yapılmış bir misilleme olmadığının bir göstergesi, tahrip edilen işyerlerinin sadece yüzde 59'u Rumlara aitken, kalan yüzde 17'nin Ermenilere, yüzde 12'nin Yahudilere ait olması, hatta dönmelere ve Müslüman olmuş Beyaz Ruslara ait mekânların bile saldırıya uğramasıdır.
İşyerleri Müslümanlara Bu olaylar devletin hedefine uygun bir göç dalgası başlatır. Ancak, tahribatın yarattığı maddi zorluklar, İstanbul'daki Yunan Konsolosluğu'nun ve Patrikhane'nin Rumlara İstanbul'da kalmaları yönündeki telkini, Yunanistan hükümetinin Rumların Yunanistan'a yerleşimi konusunda çıkardığı bürokratik zorluklar ve Türk devletinin azınlıkların malvarlığının satışını engellemesi gibi nedenlerden dolayı, söz konusu göç olayların hemen ardından gerçekleşmez. Birkaç ay içinde, büyük işyerlerinin önemli bir kısmı gayrimüslimlerden Müslümanlara devredilir, büyük tahribata uğrayan dükkânlar ise hiç açılmamak üzere kapanır. Gayrimüslimlerin birçoğu artık Türkiye'de yatırım yapmaktan kaçınır. Olaylardan altı ay sonra başgösteren göç dalgasıyla ulusu homojenleştirme planında bir adım daha atılmış olur. İstanbul basınıysa bu göçü daha çok 'geleneksel azınlık sadakatsizliği' ve 'yabancı devletlerle tarihi ittifak'la açıklama girişiminde bulunur.
Azınlıklar niye DP'yi destekledi?
Gayrimüslimlerin çoğunun 1957 seçimlerinde Demokrat Parti'yi desteklemesinin nedeni, bazı yazarların öne sürdüğü gibi, DP'yi 6-7 Eylül olaylarından sorumlu tutmamaları değildir. İlk planları seçimi boykottu, bu da DP'nin örneğin İstanbul'da seçimleri kaybetmesine yol açabilecektir, fakat DP'nin iktidara geldiğinde intikam alabileceği korkusu ve CHP'ye olan geleneksel antipati nedeniyle seçime katılma kararı verilir. 1955'ten itibaren DP hükümeti gittikçe zorlaşan bir ekonomik durumla karşı karşıya kalmış ve özellikle yüksek enflasyon nedeniyle hayat standardı düşen kesimin güvenini kaybetmiştir; şüpheli metotlarla muhalefeti susturma çabaları ise basının, aydınların ve öğrencilerin de DP'den soğumasına yol açmıştır. Örneğin Alman Dışişleri'nin bir raporuna göre daha olaylardan 15 gün evvel, muhalefeti kontrol amacıyla 7 Eylül 1955 günü İstanbul, Ankara ve İzmir'de sıkıyönetim ilan edilmesine karar verilmiştir. 1956 yılında muhalefeti baskı altına almak için Basın ve Toplantı Yasası'na getirilen kısıtlamalar da büyük ölçüde 6-7 Eylül olaylarıyla gerekçelendirilmiştir. Hükümete göre, İstanbul Ekspres gazetesi 6 Eylül'de halkı suça teşvik etmiş ve sivil örgütler Toplantı Yasası'nın verdiği özgürlüklere dayanıp yaptıkları gösterilerle ülkeyi kaosa götürmüştür.
YARIN: Yunan basını: Suçlu İngiltere

5 bin 317 mekân saldırıya uğradı Kıbrıs sorunu, 1955 yılında Türk kamuoyunun gündeminde baş köşeye oturmuştur. Dışişleri yetkilileri Londra'da Kıbrıs temaslarına devam ederken, Atatürk'ün Selanik'teki evinde bir bomba patlamasıyla ilgili haber, önce 6 Eylül 1955 günü Türkiye radyolarında yayımlanır. Bunun üzerine, 'Atamızın evi bombalandı' manşetiyle ikinci baskı yapan İstanbul Ekspres gazetesi o dönemde kurulmuş olan 'Kıbrıs Türktür Cemiyeti' üyelerince bütün İstanbul'da satılmaya ve halkı galeyana getirmek üzere kullanılmaya başlanır. Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin önayak olması ve diğer gençlik örgütleri, meslek kuruluşları, DP teşkilatı, bazı resmi ve gayriresmi makamların telkin ve teşvikiyle yerel kalabalıklar ve şehre dışarıdan getirilmiş olan kitlelerce 6 Eylül akşamı Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir yağma ve yıkım eylemi gerçekleştirilir. Esas olarak İstanbul'daki gayrimüslim azınlık nüfusun ev, işyeri ve ibadet yerlerine yönelik bu saldırılarda emniyet pasif bir tutum sergiler. Gayrimüslimlerin adresleri hakkında önceden bilgi sahibi olan, 20-30 kişilik organize birliklerin kent içindeki ulaşımı özel arabalar, taksi ve kamyonların yanı sıra otobüs, vapur ve hatta askeri araçlar yardımıyla sağlanır. İstanbul'un her yerinde yağmalar aynı yöntemle yapılmaktadır. Dükkânlara saldıranlar önce vitrinleri taşlayarak kırmakta ya da demir parmaklıkları kaynak makineleri ve tel makasları yardımıyla açmakta, ardından içerdeki alet ve makineler dışarı çıkarılarak paramparça edilmektedir. Kiliseler de payını alır: Kiliselerin içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edildiği ve yakıldığı gibi, bazen kilisenin tamamı ateşe verilir. Mahkeme zabıtlarına göre, 4 bin 214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5 bin 317 mekân saldırıya uğramıştır. Hasarı yaklaşık 150 milyon TL'yi bulmaktadır; bu rakam, o dönemin 54 milyon Amerikan Doları'na eşdeğerdir. DP hükümeti ise zarara uğrayıp tescil ettirenlere toplam 60 milyon TL tazminat öder. Olaylar üzerine İstanbul'da sıkıyönetim ilan edilir. Esas olarak, Kıbrıs Türktür Cemiyeti ve gençlik örgütleri etrafında yoğunlaşan ve o günlerde ilan edilen sıkıyönetim savcıları tarafından yapılan ilk soruşturma ve yargılamalar, daha sonra DP iktidarının bastırması sonucunda 6-7 Eylül olayları 'komünistlerin tahriki' olarak yorumlanır, ancak, 1960 darbesinden sonra, bu olaylar Yassıada yargılamalarının gündemine oturur. Yassıada'da 6-7 Eylül olayları bu kez tamamen DP iktidarının hazırladığı bir tertip olarak sunulur ve sorumlu tutulan DP yönetimi, 6-7 Eylül olayları nedeniyle cezalandırılır. Sonuç olarak, 6-7 Eylül 1955 olayları, Rum, Ermeni ve Yahudilerin büyük göç dalgalarıyla ülkeden ayrılmasına neden olur. Gayrimüslimlerin büyük bir kısmı için, yaşananlar, Türk vatandaşı olarak kabul görmediklerinin kanıtı olmuş, hangi parti iktidarda olursa olsun, gelecekte de ayrımcılıklara maruz kalacakları düşüncesi azınlıkların yurtdışına göç kararını vermelerine yol açmıştır. 1955 yılını izleyen bu gelişme, aynı zamanda İstanbul'da dini anlamda çoğulculuğun da sona erdiğini simgelemektedir.

Tanıklar anlatıyor 'Bir kamyon taşla geldiler' "Çok, çok fena. O zaman ben evliydim, iki yaşındaydı Lula. (Sarıyer)
Yenimahalle'de yazlıktaydık. İstanbul'dan haber geldi, Beyoğlu yanıyor. Saat sekiz, sekiz buçuk filan. Taş dolu bir kamyon geldi. Kamyonun içinden 10-15 kişi çıktı, ilk evvela gazinoyu kırdılar, bir şey bırakmadılar. Bir araya toplandık, zangoç vardı, karısı ve oğluyla; papaz vardı kızları ve karısıyla beraber. Başladılar dışarıdan camları kırmaya, taş atmaya. Aman n'apalım derken artık karanlık da oldu. Arka tarafta bir Türk ailesi oturuyordu, biliyordu o ne olacağını. Hemen papazın kızlarını aldılar, pencereden.
'Öldürme değil, kırma iznimiz var' Ben Lula'yı şiltenin altına koydum, çocuğu öldürecekler. Taşlar yağmur gibi geliyor. Evin kapısına geldiler. Onu da tekmeyle kırdılar. Babam hemen oda kapısını açtı. Türkçeyi Türk gibi konuşuyordu babam. 'Kırıyoruz' dedi, 'Kıbrıs için. Helal olsun, vatana helal olsun' dedi, gelenler. 'Beni, karımı, kızlarımı öldürün' dedi babam. 'Yok, öldürmeye iznimiz yok' dediler, 'kırmaya iznimiz var.' İsmini sordular, 'Kemal' dedi babam. 'Afedersin, Kemal ağabey' deyip gittiler. Bakkala gittiler, bakkal da diyor ki, 'Hangi Kemal? Bu Koço'dur, Rum'dur.' Tekrar geldiler. Radyo ve buzdolabını pencereden aşağı attılar. Yataklar, elbiseler, gardırobun içinde bir şey kalmadı. Yani biz kaldık. Titriyorduk, 'Kırın' diyordu babam, ne yapsın, 'kırın, atın, helal olsun, atın!' Kırdılar, vurdular, gittiler. Papazın kızlarını istediler. 'Burada yoklar' dedik. Papazı aldılar, bir motosikletin üstüne bağladılar, yol boyunca çektiler." Aynı saatlerde, F.S.'nin kocası bir an önce ailesinin yanına gelmek üzere Sirkeci'den yola çıkar. "O akşam kocam işteydi. Saat üçte geldi; Sirkeci'den, Yenimahalle'ye yayan geldi. O da kırıp yırtıp da geliyordu, ne yapsın. Kırmayan, yıkmayan gâvurdur, diye düşünüyorlardı." (Tarihe Bin Canlı Tanık projesi kapsamında 74 yaşındaki ev kadını F.S. ile yapılan görüşmeden.)

YARIN: Üç grup halinde saldırıyorlardı

17 Mart 2010 Çarşamba

"Katiller zaman aşımında, fikirleri iktidarda"

“Yedi genç, üniversite öğrencisi, yedi pırıl pırıl, namuslu, yiğit insan, okullarından çıkarken, NATO'ya kayıtlı olduğu kanatlanan bomba ve silahlarla öldürüldüler. Katliamın, İstanbul Emniyeti'nin bilgisi dahilinde ve yönlendirmesiyle yapıldığı ortaya çıktı. Katliama ilişkin dava 1978 yılında açıldı ve daha ilk duruşmada katliamın hesabını soran avukatlar sanık sandalyesine oturtuldu. 16 Mart Beyazıt katliamı davası, 2008 yılında zaman aşımına uğratıldı” .

“Katledilen yedi gencin şahsında yok edilmek istenilen, insanların eşit ve hür oldukları, bağımsız, laik ve onurlu bir Türkiye hayaliydi. Katiller; Amerikancılıktan, piyasacılıktan ve gericilikten yana bütün güçlerdir”.

Katliamın amacının “Türkiye'de AKP gibi bir iktidarın tesisi için gereken ne varsa yapmaktır”.

“AKP'nin katillere vefa borcu vardır. AKP, katillere iktidarını borçludur. Bu borcun ödenmesi içindir ki çeteler tasfiye ediliyor, darbecilerin hesabı görülüyor, Türkiye demokratikleşiyor masallarıyla AKP'nin şişirilip, bir AKP giyotinine dönüşen Ergenekon davasının başlatıldığı dönemde, Beyazıt katliamı davası zaman aşımı gerekçesiyle sonlandırılıyor.

16 Mart 1978'i ve Halepçeyi Unutmadık. Unutmayacağız.

7 Eylül 2009 Pazartesi

6 - 7 Eylül Olayları İçin Özür Dilenmeli (Mİ) ?

Önce uzun bir vakit ayırıp 6-7 Eylül hakkında blogumuzda üç gündür yazdıklarımızı okumanızı rica ediyoruz.
Eğer okuduysanız şimdi sorumuzu yineliyoruz: 6-7 Eylül Olayları İçin Özür Dilenmeli mi?
------------------------------------------------------------------------------------------
Ve bugün 6-7 Eylül'ün yıldönümüne ilişkin bir haberi sizle paylaşıyoruz:
1955’te gayrimüslimlere yönelik gerçekleştirilen saldırılarının 54’üncü yıldönümünde protesto eylemleri yapıldı. Protestocular devletin özür dilemesi gerektiğini belirttiSosyalist Parti ile Toplumsal Olayları Araştırma ve Yüzleşme Derneği, 1955’te yaşanan 6-7 Eylül olaylarını 54. yıldönümünde kınadı. İstanbul’da 1955’te gayrimüslimlere yönelik olarak gerçekleştirilen saldırılarının 54. yıl dönümü nedeniyle Taksim Tramvay Durağı’nda bir araya gelen Sosyalist Parti üyeleri, ‘6-7 Eylül’ün faili de Ergenekon çetesidir’ pankartını açarak sık sık ‘Türk, Kürt, Ermeni yaşasın halkların kardeşliği’, ‘Kahrolsun MİT, CİA, Kontr-gerilla’ sloganlarını attı.Grup adına açıklama yapan Sosyalist Parti İstanbul İl Başkanı Kadir Akın, 6-7 Eylül saldırı ve yağmasının takip eden süreçte Türkiye Cumhuriyeti’nin temel politikasının değişmediğini ve farklı olan ne varsa yok saymaya, inkar ve imha ile yol almaya devam ettiğini belirterek, bugün açılım politikasından bahsedenlerin işe önce saldırıların hesabını vererek başlaması gerektiğini söyledi. Akın, devletin bu kentin insanlarını nasıl yok ettiğini anlatması ve yaşanılanlar için özür dilemesi gerektiğini de ifade ederek, Özel Harp Dairesi ya da derin devletin rol aldığı bütün saldırıların açığa çıkarılmasını istedi.
ETNİK YOK ETME PROVOKASYONUDUR
’Toplumsal Olayları Araştırma ve Yüzleşme Derneği ise yaptığı açıklamada, 6-7 Eylül’ün bir ‘Etnik yok etme provakasyonu’ olduğuna dikkat çekti. 6-7 Eylül olayları sonucunda, resmi kayıtlara göre, 73 kilise, 8 ayazma, 2 manastır, 1 fabrika ile Rumlara ait çok sayıda ev ve işyerinin yakılıp yıkıldığı hatırlatıldı.Ergenekon davasının gündemde olduğu bugünlerde, temiz ve demokratik bir toplum, siyaset ve develet olmanın en kaçınılmaz gereğinin, kontrgerilla zihniyetiyle ve onun kanlı eylem ve uygulamalarıyal yüzleşmek olduğunun belirtildiği açıklamada, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir grup yurttaşını göçertmek amacıyla bizzat kendi resmi istihbarat gücü eliyle kanlı eylemi tertiplediği kaydedilerek, devletin çok geç kalmadan özür dilemesi gerektiği vurgulandı. BirGün6-7 Eylül’de ne olmuştu?6-7 Eylül 1955’de Atatürk’ün Yunanistan’ın Selanik kentinde doğduğu evin bombalandığı haberi yayılarak başlatılan ve iki gün süren İstanbul ve İzmir’deki ırkçı ve gerici gösteriler azınlıklara yönelik bir tahrip ve yağma hareketine dönüşmüştü.İki gün süren olaylarda İstanbul’da 16 Rum öldü, onlarcası yaralandı, 73 Rum kilisesi, 1 havra, 8 ayazma, 2 manastır, 3 bin 584’ü Rumlara ait olmak üzere 5 bin 538 gayrimenkul yakılıp yıkıldı. Kimi saptamalara göre 50 kimisine göre 200 gayrimüslim kadına tecavüz edildi.Dönemin Demokrat Parti hükümetinin 27 Mayıs 1960 darbesi sonrasında Yassıada’da yapılan yargılamalarında, olayların hükümet eliyle tertiplendiği, Atatürk’ün evinin bir devlet görevlisi tarafından bombalandığı ortaya çıkarılmıştı.