19 Nisan 2010 Pazartesi

Denizlerin idam kararını veren Elverdi öldü

Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in idamına karar veren Tuğgeneral Ali Elverdi öldü.

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarına karar veren Ankara 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı emekli Tuğgeneral Ali Elverdi öldü.

Elverdi’nin ölüm nedeninin kayıtlara “yediği yemeğin nefes borusuna kaçması nedeniyle solunum yetmezliği” olarak geçtiği bildirildi.

1924 doğumlu olan Elverdi, 27 Mayıs 1960 darbesine ve Albay Talat Aydemir’in 1963’teki başarısız darbe girişimine destek vermişti.

12 Mart muhtırasının ardından ilan edilen sıkıyönetim sürecinde Ankara 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanlığı’na getirilen Elverdi, kararı baştan belli olan mahkeme sürecinin sonunda Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın 6 Mayıs 1972’de idamına hükmetmiş, "3 fidanın" infazını da ağzında sigarayla izlemişti.

Elverdi, emekli olduktan sonra komünizmle mücadelesini Süleyman Demirel'in Adalet Partisi saflarında sürdürmüştü.

Türkiye'deki gençlik hareketinin liderleri arasında yer alan Deniz, Yusuf ve Hüseyin idamlarından sonra ilerici değerlerin ve yurtseverliğin simgesi oldular.

18 Nisan 2010 Pazar

Karadenizliler çayına sahip çıkıyor

Trabzon’un Of ilçesinde yapılan mitingde Karadenizliler, çaylarına ve sularına sahip çıkacaklarını ilan ettiler.

Bir süredir hazırlıkları yürütülen “Çayına Suyuna Sahip Çık” mitingi Of'ta binlerce insanın katılımıyla gerçekleşti.

Çifçi-Sen ve Çay-Sen'nin birlikte organize ettiği “Çayına Suyuna Sahip Çık” mitingi bölgedeki farklı illerden gelenlerin Of Belediye Meydanı'nda buluşmasıyla gerçekleşti. Çeşitli demokratik kitle örgütleri ve siyasi partilerin de katıldığı mitingde “Çay Kanunu Tasarısı” ve bölgede yapımı devam eden hidroelektirik santralleri (HES) protesto edildi.

Çiftçi-Sen, Çay-Sen, Fındık-Sen, KESK, CHP, ÖDP, TKP, Halkevleri ve KTÜÖğrenci Kolektifi ve Derelerin Kardeşliği Platformu’nun destek verdigi mitingde 'çayda sömürüye son', 'Sözleşmeli köleliğe hayır', 'Konsey yasanı al başına çal', 'Enerji değil,hayat lazım' dövizleri dikkat çekerken 'AKP şaşırma sabrımızı taşırma', 'HES'ler yıkılsın, çay kanunu altında kalsın', 'Çayına suyuna onuruna sahip çık' 'özelleştirmelere hayır', 'Çaykur halkındır sattırmayız' sloganları atıldı.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Milliyet Gazetesini boykot ediyoruz

Milliyet Gazetesi almayın, aldırmayın.

Okumayın, web sayfalarını ziyaret etmeyin.


Milliyet gazetesi ilk sayfasından Fenerbahçe camiasından

ve

voleybol takımımızdan özür dileyene kadar bu boykota devam edelim.

17 Mart 2010 Çarşamba

“Tabut servis”te patron aklandı, suçlu sel!

İstanbul’da selde 8 kadının ölümüne yol açan servisle ilgili bilirkişi raporuna göre kusurun yarısı selden kaynaklanıyor. Firma sahibi “tali derecede”, idare müdürü “az” suçlu, şoför suçsuz.

İstanbul’da yaşanan sel felaketinde insan değil yük taşımak için kullanılan, Pameks Tekstil’e ait servis aracında sekiz kadın işçinin hayatını kaybetmesinde 3 sanığın yargılandığı davaya Bakırköy 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edildi. Duruşmaya, tutuksuz sanıklar firma sahibi Mehmet Cevdet Karahasanoğlu, İdare Müdürü Ferit Göncü ve şoför Mehmet Oğur katıldı.

Olayla ilgili bilirkişi raporunda, 8 kadının yaşamını yitirdiği aracın insan değil yük taşımaya uygun olduğu belirtiliyor. Aracın kilit mekanizmalarının çalışır durumda olduğu ifade edilen raporda, sel sularının oluşturduğu basınç nedeniyle kilit mekanizmalarının açılmasının mümkün olmayacağı, hatta imkansız hale geleceği kaydedildi. İşyeri sahibi Mehmet Cevdet Karahasanoğlu'nun servis işine uygun araç sağlaması, idare Müdürü Ferit Göncü'nün de aracı servis işinde kullandırmaması gerektiğinin belirtildiği raporda, aracın şoförü Mehmet Oğur'un talimat gereği hareket ettiği ve alabileceği bir tedbir bulunmadığı anlatıldı.

Ancak raporda “kusurun dağıtımında”, sel döneminde AKP’nin açıklamalarını anımsatan bir değerlendirmede bulunuldu. Raporda, olayın meydana geliş şekli itibarıyla doğal afetin ciddi oranda etkisi bulunduğu kaydedilerek, ''Meydana gelen doğal afetin asli derecede, 8'de 4 oranında kusurlu olduğu, sanık Mehmet Cevdet Karahasanoğlu'nun tali derecede 8'de 3 oranında kusurlu olduğu, sanık Ferit Göncü'nün tali derecede 8'de 1 oranında kusurlu bulunduğu, sanık Mehmet Oğur'un kusursuz olduğu, müteveffa işçiler Güldane Çiftçi, Özlem Ünal, Bircan Karataş, Naciye Karadeniz, Nebahat Salkım, Altun Yüksek, Fikriye Özentürk ve Nuriye Can'ın kusursuz oldukları; olayda başkaca kusurlu bulunmadığı, olayda kimsenin kasıt unsur ve davranışının söz konusu olmadığı'' denildi.

YAŞASIN ADALET.
ULAN BU ÜLKEDE 3 YIL BOŞA HAPİS YATANA 6 TL GÜNLÜK TAZMİNAT ÖDENİYOR, ÖLENLERİN YAKINLARI DUA ETSİN, MAHKEMEYİ MEŞGUL ETMEKTEN ALEHTE TAZMİNAT KARARI ÇIKMAMIŞ...

"Katiller zaman aşımında, fikirleri iktidarda"

“Yedi genç, üniversite öğrencisi, yedi pırıl pırıl, namuslu, yiğit insan, okullarından çıkarken, NATO'ya kayıtlı olduğu kanatlanan bomba ve silahlarla öldürüldüler. Katliamın, İstanbul Emniyeti'nin bilgisi dahilinde ve yönlendirmesiyle yapıldığı ortaya çıktı. Katliama ilişkin dava 1978 yılında açıldı ve daha ilk duruşmada katliamın hesabını soran avukatlar sanık sandalyesine oturtuldu. 16 Mart Beyazıt katliamı davası, 2008 yılında zaman aşımına uğratıldı” .

“Katledilen yedi gencin şahsında yok edilmek istenilen, insanların eşit ve hür oldukları, bağımsız, laik ve onurlu bir Türkiye hayaliydi. Katiller; Amerikancılıktan, piyasacılıktan ve gericilikten yana bütün güçlerdir”.

Katliamın amacının “Türkiye'de AKP gibi bir iktidarın tesisi için gereken ne varsa yapmaktır”.

“AKP'nin katillere vefa borcu vardır. AKP, katillere iktidarını borçludur. Bu borcun ödenmesi içindir ki çeteler tasfiye ediliyor, darbecilerin hesabı görülüyor, Türkiye demokratikleşiyor masallarıyla AKP'nin şişirilip, bir AKP giyotinine dönüşen Ergenekon davasının başlatıldığı dönemde, Beyazıt katliamı davası zaman aşımı gerekçesiyle sonlandırılıyor.

16 Mart 1978'i ve Halepçeyi Unutmadık. Unutmayacağız.

12 Mart 2010 Cuma

Elazığ Depremi ve Yeni-Sağ Tarihçilik

Ahmet Altan'ın bir ibret vesikası olan aşağıdaki satırları, entelektüel bir sefaleti ve edebi bir ucuzluğu simgelemesinin yanı sıra, kötü bir örnek de olsa, yeni-sağ tarih yazıcılığının da tipik bir özeti olması bakımından önem taşıyor.

"Osmanlı İmparatorluğu kurulduğunda Elazığ köylüleri nerede oturuyordu? Kerpiç evlerde. Birinci Meşrutiyet ilan edildiğinde nerede oturuyorlardı? Kerpiç evlerde. İkinci Meşrutiyet’te? Kerpiç evlerde. Saltanat kaldırıldığında? Kerpiç evlerde. Hilafet kaldırıldığında? Kerpiç evlerde. Cumhuriyet ilan edildiğinde? Kerpiç evlerde. Şapka devrimi yapıldığında? Kerpiç evlerde. 1960, 1971, 1980 darbeleri yapıldığında? Kerpiç evlerde. 28 Şubat darbesinde? Kerpiç evlerde. Şimdi nerede oturuyorlar? Kerpiç evlerde." (Ahmet Altan, Taraf gazetesi, 9 Mart 2010)

Yukarıdaki alıntı, bu ülkede gerici ve sağcı bir tarih anlayışının en pespaye örneklerinden biridir. Kökleri Tanzimat'a kadar giden "bin yıllık" muhafazakâr, gerici ve sağcı bir tarih anlayışıdır.

Türk modernleşmesini, aydınlanmasını ve devrimini taşıyamayacak kadar güçsüz olan, bu nedenle her ilerici hamlenin neredeyse daha başlangıcında geleneksel egemen sınıf ve zümrelerle uzlaşma arayan, dahası giderek kendi devrimine ihanet eden Türk burjuvazisinin tarih anlayışıdır.

İkisi dışında (1971 ve 1980 darbeleri) bu kronolojinin işaret ettiği bütün tarihsel dönemeçler, modernleşme sürecini ve bu bağlamda gerçekleştirilen bütün ilerici atılımları mimlemektedir.

Sadece bir örnek üzerinde durmak bile -ki en kritik tarihsel dönemeçlerden ve örneklerden biridir- yukarıdaki tarih kurgusunun çökmesi için yeterlidir:

"İkinci Meşrutiyet" kavramıyla bir parça önemi ve değerinin üstü örtülen 1908 Devrimi, İttihat Terakki hakkındaki bütün tarih ve bilim dışı "ideolojik" değerlendirmelere karşın, bu topraklarda burjuva anlamda ilk demokrasinin kuruluşunu gerçekleştirmiştir. Liberal meczuplar çok şaşıracak ama, bütün etnik ve dinsel topluluklara özgürlükleri tanınmış ve tümü kendi kimlikleriyle Meclis-i Mebusan'da temsil edilmiştir. Çok partili hayat zannedenildiği gibi 1946'da değil, 1908'de kurulmuş ve ilk serbest seçimler yapılmıştır. 1908 Birinci Meşrutiyet'in devamı, Cumhuriyet'in öncülüdür.

10 Mart 2010 Çarşamba

İki kadın: Ajda ve Rosa

Bir emekçi kadınlar gününü böyle heba etmek istemezdik; ancak meselenin sadece “kadın” değil, “emekçi kadın” olduğunu anlatmak için illa ki “üretme”ye mi bakmak lazım?




Mesele şu: Milliyet’in Cadde ekinde “Süperstar’ı ağlatan vahşet” başlığıyla yayımlanan habere göre, Ajda Pekkan’ın köpeği “Puik” geçen hafta zehirlenerek öldürülmüş. Üzüntüsünü dağıtmak için bir bara giden “Süperstar”ın göz pınarları, hüzünlü bir şarkının eski dostunu ona hatırlatması üzerine dolmuş. Milliyet’in kafası tuhaf çalışan muhabiri de üşenmemiş, Pekkan’ı aramış. Ajda Hanım, “Köpeğimi belediye zehirledi. Hayvanlara ülkemizde değer verilmiyor” demiş.

Yorum yapmadan önce diğer kadınımıza geçelim. 1917 yılının Breslau hapishanesinde, askerlerin bir mandayı dövmesi üzerine Sonja Liebknecht’e şunları yazmıştı Rosa Luxemburg, biraz uzunca:
“Soniçka, manda derisinin kalınlığı ve sağlamlığı özdeyişlere geçmiştir, düşün artık, derisi yarılmıştı. Yük boşaltılırken hayvanlar yorgunluktan bitkin, hiç kıpırdamadan duruyorlardı ve biri, kanayan, bütün bu süre içinde o kara suratında ve yumuşacık kara gözlerinde ağlayan bir çocuk ifadesiyle önüne bakıyordu. Bu gerçekten de tam olarak, şiddetli bir şekilde cezalandırılmış, üstelik nedenini niçinini anlayamamış, zulüm ve işkenceden nasıl kaçacağını bilemeyen bir çocuğun ifadesiydi. Hayvanın karşısında duruyordum, bana baktı. Gözlerimden yaşlar boşanıyordu. Akıttığım yaşlar, onun gözyaşlarıydı. İnsan, ancak canı kardeşinin kederi karşısında, benim bu sessiz ıstırap karşısında çaresizlik içinde titrediğim kadar acıyla titrer.

“Romanya’nın özgür, bereketli, yemyeşil otlakları ne kadar uzak, nasıl sonsuza dek yitirilmiş. Ne kadar farklıydı güneşin ışıltısı, rüzgârın esişi; ne kadar farklıydı kuşların güzelim cıvıltıları, çobanların şarkılı çağrıları. Buradaysa; bu tuhaf, sevimsiz şehirde; boğucu bir ahırda, çürümüş samanla karışık küflü, kusturucu otlar, tuhaf, korkunç insanlar, ve dayak, taze yaradan akan kan.....

Ah! Zavallı mandam! Benim zavallı canım kardeşim! İkimiz de burada öyle güçsüz, öyle hevessiz duruyoruz; ancak acıda, güçsüzlükte ve özlemde ortağız.”

Ajda’nın ağlak ve teşhirci sulugözlülüğüne karşı, Rosa’nın belki birazcık Raskolnikovcu duygusallığı daha “hayvansever” değil midir? Ajda Pekkan’ın kendi sınıfına ait bir acımayla “himayesine” aldığı minik Terrier, onun için bir süs nesnesinden farklı değildir. Barda çalan hüzünlü bir şarkı eşliğinde eski dostunu hatırlaması çok romantik görünse de, “Puik” Ajda Pekkan için dışsaldır, korumaya alınacak bir yoksul çocuktan ibarettir.

Rosa için ise, dayak yiyen manda yalnızca dayak yiyen bir manda değildir. O, “yorgunluktan bitmiştir”; yük taşımak için kullanılmaktadır ve büyük ihtimalle, daha fazla yük taşıyabilmesi için dövülmektedir. Luxemburg, açıkça yaşama hakkı elinden alınan manda ile kendisi arasında benzerlik kurmaktadır: Manda dışarıda işe koşulmak için işkence görürken, Rosa içeride işten alıkonmak için tecrit edilmiştir.

8 Mart’ın kerameti belki bir de burada aranmalıdır: Mesele kırbaç yemek veya öldürülmek değildir; mesele duyduğun acıyı başkalarınınkiyle (ve kendininkiyle) örtüştürebilmektir. Rosa bir “emekçi kadın”dır, yani kadındır, manda sevgisi onundur. Ajda Pekkan ise köpeğini dolaştırmaya çıkan alelade birisidir. Bunu yapmak için, kadın ya da erkek olmaya gerek yoktur.
Bir not da “Puik” ismi için. Ülkemizde Kaptan Swing adıyla bilinen çizgi romandaki karakterlerden biri olan Mister Blöf’ün köpeğinin adıydı “Puik”. Arkadaşı Gamlı Baykuş tarafından pek sevilmese de, Amerikan Bağımsızlık Savaşı döneminin, İngiliz emperyalizminin askerlerine kök söktüren köpeğiydi...