15 Mart 2011 Salı

AJANDA'NIN MART SAYISINI OKUDUNUZ MU?




Ayın ortası geldi nerdeyse, aklına yeni mi geldi yazmak demeyin.. Şu blogların kapatılması yüzünden bekledim, bu sabah baktım ki ziyaret sayıları bir nebze olsun artış göstermiş. Sanırım bu DNS ayarlarından kaynaklanıyor olabilir. Ama yine de eskisi gibi değil malesef ki bu beni çok demotive ediyor. Daha önce de söylemiştim, elim klavyeye uzanmaz oldu.

Neyse.. ne diyorduk? Ajanda ..

Ajanda'nın Mart sayısının dopdolu olduğunu söylememe gerek yok artık sanırım.Biz doldurmaya siz de bu doluluğa alıştınız :) Kendi aramızda konuşuyoruz da neredeyse senesi gelecek, Ajanda bile yeni yaşına girecek. Hadi bir dergimiz olsun dediğimiz günün sonrasında buralara gelmek, sizlerin değerli katkıları ve katılımları ile her sayıda bir adım öteye gitmek müthiş bir haz veriyor hepimize. Ve elbette genişleyen kadromuzun da etkisi ile kalitede çıta da yükseliyor.

Ajanda'yı bloga giremeyeceğinizi öngörerek issuu'dan online okumanızı yada PDF olarak indirmenizi tavsiye ediyorum. Umarım Nisan ayında bu derdimiz geçmiş gitmiş olur da birbirimize daha rahat ve özgürce kavuşuruz ...


Benim de Çengelköy ve İtalyan Mutfağı yazılarımla yer aldığım Ajanda'nın Mart sayısının konu başlıkları şöyle :



  • Etkinlikler
  • Sinedetay “Zoraki Kral”
  • İstanbul’da Turist Olmak “Çengelköy”
  • Hobi “Kitap Kulübü”
  • Markalaşma Sanatı
  • Tiyatro “Sondan Sonra”
  • İnceleme “Gölgesizler”
  • Oscar 2010
  • Gezi “Prag”
  • Çalışanın Çığlığı “Mobbing”
  • Bir Kaşık Bilgi “İtalyan Mutfağı”
  • Sosyal Sorumluluk Projeleri
  • Spor “Pilates”
  • Sağlık “Çocuklarda Diş Bakımı”
  • İnceleme “Kirpinin Zarafeti”
  • Okuyucu Köşesi
  • Bir Dolap Kitap “Çocuk Kitapları Önerileri”
  • Raflarda
  • Vizyondakiler
  • Ayın Blogu “Nonim”
Noktasına virgülüne dokunulmadan http://yemekbahane.blogspot.com/2011/03/ajandanin-mart-sayisini-okudunuz-mu.html adresinden alınmıştır. Amaç beğenerek takip ettiğim Ajanda dergisini hazırlayanların emeğine saygımızı ifade etmek ve hâla okumamış olanlar varsa haberdar etmek. 

14 Mart 2011 Pazartesi

Sarı Meleklerin Final Haftası


Geçtiğimiz yıl Cannes'da yanlarındaydım. Tarihimizin en büyük başarısını yaşattılar bize. İki gün boyunca gözyaşlarına boğdular bizi. Önce süper bir galibiyet sonra hüzünlü ama son derece gururlu bir mağlubiyet. Bu sefer uzaktayım. Kalbim onlarla beraber. Biliyorum ve inanıyorum bu hafta sonu Avrupa Şampiyonlar Şampiyonu olacaklar. Biliyorum tarihe bir kere daha altın harflerle geçecekler. Biliyorum tüm dünyaya Sarı Melekler ismini bir kez daha duyuracaklar. Fenerbahçemizin gururu onlar. Fenerbahçelileri gururlandırmaya devam edecekler. Kadın basketbolcularımızın yarım kalan yolculuğunu onlar tamamına erdirecekler. Hepsine şimdiden teşekkür ediyorum. Sizi seviyoruz. Sizlerle gurur duyuyoruz. Teşekkürler Sarı Melekler. Sonsuz başarılar. 

10 Mart 2011 Perşembe

Arat Dink’ten cevap var: Kardeşim Ahmet


Kardeşim Ahmet,
Adının yanına yazdıklarında parantez içinde “kırk bir” diye, öğrendim kardeşim değil de ağabeyim olduğunu. Senin için söylenenden, yazılandan, çizilenden bundan başka bir tek şey öğrenmişsem ne olayım.


Birinin, hele çok yakınındaki birinin, bir yerlerde zulüm gördüğünü biliyorken, insan her gün yaptıklarını yapmaya devam edemez olur. Sevdiğini sevmekten utanır. Yediğini yemekten utanır. Konuşmaya, gülmeye utanır. İnsan yaşamaya utanır bazen. Öyleyim kaç gündür. Dostu için hiçbir şey yapamıyor olmanın aczi eziyor insanı bazen. Bir de mektubun geldi…


“Bir daha görüştüğümüzde bana tıpkı baban gibi sarılacak mısın yine? Çünkü babanı katleden ırkçı faşist zihniyetin üyesiymişim?” diyorsun.

Devletten mi öğrendik ki düşmanlarımızın adını, dostu da ondan soralım. Dostumuzu da düşmanımızı da insan gözümüzle, sözümüzle, tenimizle tanıdık. İlk kez de kara çalınmıyor bir sevdiğimize, o dillerin kirliliğini en iyi biz biliriz, en iyi sen bilirsin.

Onların dilleri de orantılıdır, orantılı güçleri gibi. Bizi mahkemelerde linç edenlere kullanmazlar da o güçlerini, gider işlerine gelene kullanırlar. O orantının neyle orantılı olduğunu en iyi sen bilirsin. İşlerine gelmedi mi açılmış soruşturmaya “soruşturma falan yok derler”, ertesi gün soruşturma numarasını verirsin iki çift laf etmezler.

İşlerine geldi mi de “bağımsız yargı işini yapıyor derler”. Bu devletin yargı bağımsızlığı da orantılıdır, “masumiyet karinesi” de orantılıdır. Her bir şeyleri orantılıdır. İdeolojileriyle, işlerine gelmesiyle orantılıdır her işleri. Telefonları da orantılı dinlerler. Bir polis telefonda cinayet planlarından bahseder, mesleği gereği derler. Bir gazeteci haber peşinde koşar, örgüt üyesi derler. “Vatansever”ler cinayet planları yapar duymazlar, sosyalistlerin telefondaki devrimcilik geyiklerini delil diye toplarlar. Devlet’in kulakları da orantılıdır. Bu ülkede katilin tek bir adı vardır. Seni kimselerle karıştırmam elbet.

Zaten oradaki kirli işler çevirenler, sen alındığında ellerini ovuşturanlar da asıl suçlarından, devletle tuttukları işlerden değil, tali işlerden yargılanıyorlar; belki rutin dışına çıktıkları doğaçlama işlerinden… Yargı kenar geziyor hep. Bir süre ortalarda olmamalarının daha iyi olacağını düşünmüşler belki de. Soruşturma meşruiyetini kaybettikçe, onlar da meşrulaşacaklar birer birer.

“Güzel yaşanılabilir bir dünyanın, eşit ve adil bölüşüme dayalı sosyalizmle geleceğini düşünen bir sosyalistim dedim. Duymadılar” diyorsun. Onların orantılı kulakları duymaz. Duymasın. Biz duyduk. Duyuyorum. Sözünü öldüremezler. Söz, söylendi. Söyleyeni öldürebilirler, zindana atabilirler ama sözü öldüremezler. Bil ki düşlerimiz aynı. “Kuzu”larımız, o “ırkçı”ların ve “faşist”lerin de kuzularını yanlarına katarak, birlikte üretecekler o geleceği.

Sen ve senin gibi dostların sözü, eylemi, tertemiz emeği umudumuzun kaynağı oldu hep. Babası ayan beyan bir kampanyayla hedef gösterilip, sonra da gözler önünde öldürülen bir çocuğun yüreğinde, daha o gün umudu yeşertebiliyorsa gücünüz, bir gün o güç adaletin zaferini de doğuracaktır biliyorum.

Biliyorum, çünkü hiçbir nehir bir tabutu evinden mezara taşımak için doğup, yok olmaz. O nehir yerin altında çoğalmaktadır. Bir gün yüzeye çıkıp kendi zaferine, hiçbir mağdur yaratmayan zaferine akacak, adaletin toprağını besleyecek. Artık yas tutmaktan vazgeçip, üretecek elbet. Biliyorum.

Şimdi, “bu kardeşim bunları niye anlatıyor” diyeceksin: Akşam olurken, daha yeni çökerken karanlık, ışıktan söz eder ya ateş böcekleri, huzur katar insandaki sabah hasretine. Sen de biliyorum hasretindesindir şimdi sevdiklerinin, ışığın. Ben de dedim ki; Ahmet Ağabeyime bu karanlık günlerinde düşlerinin zaferini müjdeleyeyim.

Sarılıyorum sarılabildiğimce…
Kardeşin
 Arat

8 Mart 2011 Salı

YAŞASIN 8 MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ!

Kadınlar yüzyıllardır hakları ve özgürlükleri için mücadele ediyorlar. Özgürleşmenin, kurtuluşun yolu mücadeleden, direnişten geçmektedir. Bu yola bir kez girmiştir kadınlar. Haklarını alana, özgürleşip, kurtuluşlarını sağlayana kadar her türlü bedeli ödemeye hazırdır kadınlarımız.

8 Mart Kadının özgürleşme mücadelesinin en önemli günüdür.



100 yıldır alanlara çıkıp 8 Mart’ı kutluyoruz. 1857’de Amerika’nın New York kentinde greve giden 40 bin kadın dokuma işçisinden 129’u, patronlar tarafından yakılarak katledildi. Onların anısına 1910 yılında toplanan Sosyalist Enternasyonal, 8 Mart’ı “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak ilan etti. 100 yıldır, 8 Mart’ı vareden grevci kadın dokuma işçilerinin yarattığı direnişin yolunda, 129 kadın işçinin açtığı yolda yürüyoruz. Cins ayrımcılığına, feodalizmin, kapitalizmin kadına dayattığı statükolara karşı kadın emekçilerin yolunda özgürleşmenin mücadelesi veriliyor.

Dünyada ve yurdumuzda, bu yolda yürüyerek, kadınlara kurtuluşun gerçek yolunun mücadeleden geçtiğini ispatlayan, geleneği geliştirip bizleri, mücadelemizi daha güçlü kılan Rosa Luksemburglar’ı, Aleksandr Kollantailer’i, Sena Muhaydliler’i, Ayçe İdil Erkmenler’i saygıyla selamlıyoruz.

Ayaklarının altına cennetin serileceği yalanıyla değil, Ümit Boynerler’in, Arzuhan Doğan Yalçındağlar’ın, Güler Sabancılar’ın dünyası olan kapitalizmin sınırlarında değil, eşit ve sömürüsüz bir dünyada yaşamak için mücadele ediyor ülkemiz kadınları. Bu mücadelede tutsak düşüyor. Tutsaklık koşullarında; tecrite ve tüm baskılara boyun eğmeyerek yeni direniş halkaları yaratıyor ülkemiz kadınları.

Biliyoruz ki, milyonlarca kadını özgürleştirecek olan, mücadeledir. Düzenin sınırlarına hapsolmadan, kadının gerçek ve köklü mücadelesini büyüten tüm emekçi kadınlarımız nezninde bu mücadelede tutsak düşen kadınlarımızı selamlıyoruz.


YAŞASIN 8 MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ!

20 Şubat 2011 Pazar

Sesimizin ULAŞ'tığı Her Yerdesin!

Hele Ulaş’a Ulaş’a
Ulaş benzerdi güneşe
Ulaş kardaş can veriyor
Yüreğim düştü ateşe

Ulaş’ın elinde mavzer
Mavzeri türküye benzer
Bizimkiler böyle ölür
Böyle ölür bizimkiler

1 Şubat 2011 Salı

Babama söyle ağlamasın!

Kaypakkaya: Babama söyle ağlamasın!

İbrahim Kaypakkaya’yı övmek mi?

Buna gereksinimi mi var?

Pınar Sağ ve Mehmet Özcan, İbrahim Kaypakkaya’yı övmekten ceza alınca yıllar önce Diyarbakır’da dinlediğim bir anı zihnimde canlandı:

Yıl 1999…

CHP Genel başkan yardımcısı olarak Diyarbakır’da bölge il başkanları ile CHP il binasında toplantı yaptık.  Bir dinlenme anında partilimiz Zülfikar Yıldız yanıma geldi. “ Siz Alevi misiniz?” diye sordu. Şaşırmadım çünkü ‘Madımak Yangını’ sonrası bu tür sorular sıkça sorulmaya başlamıştı. Aleviyim dedim.

“Size bir şey anlatacağım.”

Buyurun, sizi dinliyorum:

“ Ben yıllar önce Diyarbakır Devlet hastanesinde sağlıkçıydım. Bir gün Tunceli bölgesindeki çatışmada yaralı birini getirdiler. Çok ağır yaralıydı. Hastanedeki karyolasında yatarken, ayaklarından zincire vurdular. Çok ağır yaralıydı, çok. Ona bakmaya başladım. Fakat ne yiyor ne içiyor. Doktorlara talimat vermişler konuşturulması için çabucak iyileştirilecek. Ben çok üzülüyorum. Yaralı genç arada bir gözünü açıyor etrafa bakıyor kimse yoksa sessizce bana, “üzülme, benimle de ilgilenme” diyor. Sonra bir gün Çorum’dan babası geldi. Görüştürmüyorlar. Nasıl olduysa beni buldu, oğlunu sordu. Oğluna selam söyledi. Yaralı gence gidip gizlice babasının geldiğini ve hastanenin önünde perişan olduğunu, ağladığını söyledim. O yaralı genç birden yatakta hareketlendi ve gözlerini açtı.

 “ Git babama söyle sakın ağlamasın! İşte o zaman ben ölürüm. Sende bana ilgi gösterme! Seni işten atarlar.”

Babasıyla gizli gizli konuştuk. Çorumlu olduklarını, oğlunun adının İbrahim olduğunu ve Alevi olduklarını söyledi. İnanın ben o zamana kadar Alevi nedir? Kimdir? Bilmiyordum.

Yaralı genç hastanede yattığı günlerde sıkça komutanlar gelip bakıyor ve çabuk iyileştirilmesini istiyorlar, konuşturmaya çalışıyorlar fakat o ağzını açmadı. Bir gün baktım alıp götürmüşler. Oysa daha iyileşmemişti. Günler sonra da babası gelip cenazesini aldı. Parça parça oğlunu tabuta koyup götürdü…

Ben böyle yiğit bir adam görmedim. Ne diyeyim sana ne anlatayım ki işte o günden sonra bir yiğit görsem Alevi mi diye soruyorum ve Alevileri seviyorum. Konuşması boyunca ‘Eyy vah eyy’ diye iç geçirmeleri hiç bitmedi. Dikkat ettim de siyasi konuları konuşurken yüksek olan ses tonu İbrahim Kaypakkaya’yı anlatırken çok yüksek değildi hatta kulağımı yakınlaştırarak anısını dinledim.

* * *

Bakın sanatçı Pınar Sağ neler söylüyor: “Onun adıyla yargılanmak bir onurdur.  1973’te Diyarbakır Cezaevinde katledilerek öldürülmüş ve yargı önüne çıkartılmamıştır. Daha adına suçlu denmemiş, ispatı yapılmamıştır.”

Pınar Sağ ve “ Seni seviyorum Kaypakkaya” diye şiir yazan Mehmet Özcan’a destek selamlarımı yolluyorum.

Hani bir zamanlar bu ülkenin cumhurbaşkanı “ Bana sağcılar cinayet işliyor, dedirtemezsiniz” dedi ya bana da solcular kötü dedirtemezsiniz.

Bu ülkede bir dolu olay yaşandı. Darbeler sırasında, arasında, sonrasında insanlar üzerinden tanklar, dozerler, panzerler geçti. İnanın bu ülkede vicdanı olan tek kesim solculardır. Solcular bugün yaşayan değerlerine karşı yanlışlar yapsalar da mücadelede yitirilen liderlerine söz söyletmezler.

Nasıl Mahir’e, Deniz’e, İbrahim’e, Sinan’a söz söylesinler. Söz söylenir mi? Söylenebilir mi? Söylenecek ne var ki? Sadece mücadeleleri önünde saygıyla eğilir insan. Övmek mi? Övgüye gereksinimleri mi var?

Onlar bizim yolumuza ışık düşürenlerdir…

IŞIKLAR İÇİNDE YATSINLAR.
 
 
www.birgun.net

24 Ocak 2011 Pazartesi

Bir Pazar Sabahıydı, Ankara Kar Altında

Ucuz can pazarıydı,
Kalemi düştü kana...
18 Yıl önce karanlıklar kazandı, aydınlıklar yine kaybetti!