atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Eylül 2010 Salı

6-7 Eylül Olayları (3)

Yüksek rütbeli bir Türk bürokratın itirafı: Atatürk'ün evi, 6-7 Eylül Olayları'nda bir gerekçe olarak kullanılmak amacıyla bombalandı. İngiliz ve Alman kaynaklarına göre olayların tertiplenmesinde devlet ve hükümet yetkililerinin de payı vardı.
6-7 Eylül Olayları'ndan bir ay evvel Kıbrıs Türktür Cemiyeti'nin (KTC) faaliyetleri artar; Hikmet Bil ve Kamil Önal, Londra, Kıbrıs ve İstanbul arasında mekik dokur. Ağustos 1955 ortasında üç şubesi olan derneğe, 6 Eylül'e kadar 10 yeni şube eklenir. Bunların birçoğunun Demokrat Parti'nin ocak bucak örgütleri tarafından kurulmuş olması dikkat çekicidir. 4 Eylül 1955 günü Hikmet Bil öğrencilere verdiği bir direktifle Taksim Meydanı'nda Rumca gazeteleri yaktırır. Kamil Önal ise aynı gün, üzerinde 'Kıbrıs Türktür' yazılı tam 20 bin plakatı bastırtıp öğrencilere dağıttırır. Olaylardan bir gün evvel Menderes, Bil ile görüşüp Londra'daki Kıbrıs konulu konferansa katılmış olan Zorlu'dan bir şifreli telgraf aldığını ve bu telgrafta Zorlu, Türkiye'den tepki beklediğini, Londra'da zapt edilemeyen bir Türk kamuoyundan bahsedilmesini istediğini anlatır. Bu bilgi aynı gün Bil tarafından KTC şubelerine iletilir. 7 Eylül 1955 günü KTC'nin tüm idari meclis üyeleri tutuklanır ve dernek kapatılır. Tutuklananlar arasında sendikalı işçi, öğrenci ve DP üyesi çoktur. İşçi sayısının fazlalığı, sendika başkanlarının KTC üyelikleriyle açıklanabilir. Tutuklamalar sonucu 34 sendika kapanır. Olaylardan evvel işçiler, sendika başkanları tarafından mobilize edilmiş, sendikaların yardımıyla taş, balta, gibi araçlar temin edilmiş, Tekstil İşçileri Sendikası tarafından bayraklar dikilmiştir. Şoförler Cemiyeti ve Motorlu Taşıt İşçileri Sendikası'nın üyeleri sayesinde ise saldırganları şehrin tüm noktalarına taşıyan araçların koordinasyonu sağlanmıştır. Tutuklananların büyük bir kısmı aynı zamanda Demokrat Parti üyesidir. Partinin Kızıltoprak şubesi üyelerinden, Fenerbahçe'deki saldırgan grubunun önderi Serafim Sağlamel, elinde gayrimüslimlerin adres listeleriyle tutuklanır. 6 Eylül 1955 günü Demokrat Parti üyeleri merkezden, İstiklal Caddesi'nde ufak çapta bir nümayiş düzenlenmesi ve birkaç dükkânın camının kırılması yönünde bir direktif almıştır. Tahribatın bu kadar büyük olması bazı parti üyelerini şaşırtmışa benzer. Öğrenci ve gençlik örgütleri ise 6 Eylül öğleden sonra yapılan mitinglerde halkı kışkırtmak için kullanılır. Hem Milli Emniyet/Amele Hizmetleri (MAH) hem de Demokrat Parti ile yakın ilişkide bulunan Mürşit Yolgeçen adlı bir üniversiteli mitinglerde önemli bir rol oynamıştır. Yolgeçen, birkaç gün önce 'Üniversiteler İstanbul Talebe Cemiyeti' adında, sadece beş üyesi olan bir dernek kurup, olayların başladığı saatlerde Beyoğlu'nda kendini bu derneğin başkanı olarak tanıtır ve Atatürk'ün evinin patlama haberini duyurur. KTC ve gençlik örgütleri üyeleri hapishanede Emniyet Başmüfettişliği'nin aralarına soktuğu bir ajana, bu olayların organizasyonu için hükümet ve devletin bazı resmi makamlarından para ve direktif aldıklarını ve serbest bırakılmadıkları takdirde bu durumu açıklayacaklarını itiraf ederler. Bu arada, kaldıkları hapishanenin koşulları oldukça elverişlidir. İstihbarat mensubu Kamil Önal hapishanedeyken KTC bürosunda bulunan ve istihbarata ait bir dosyayı öğrencilere yaktırır. Aralık 1955'te, KTC idare heyetlerine üye 87 kişi serbest bırakılır ve 12 Şubat 1956'da 17 kişiye dava açılır.
Tek suçları, gazete yakmak
Mahkemenin iddianamesi KTC üyelerini sadece olaylardan evvel Taksim Meydanı'nda öğrencilere yaktırılan Rumca gazetelerden dolayı suçlamaya yöneliktir; 6-7 Eylül Olayları'ndaki teşvik ve destekleri göz ardı edilir. Mahkemeye bu olaylarda Demokrat Parti üyeleri ile MAH, öğrenci-gençlik dernekleri, sendikalar ve KTC'nin işbirliğine işaret eden, 1. Şube tarafından hazırlanmış bir fezleke intikal eder. Fakat Emniyet Umum Müdürü Kemal Aygün, Kominform'un bu olaylarla ilgisinin açıklanmadığı gerekçesiyle MAH mensubu general Şevki Mutlugil'den yeni bir fezleke ister. Bu fezlekeye göre 6-7 Eylül Olayları, Kominform ve Komintern tarafından NATO'ya sabotaj amacıyla düzenlenmiştir. Sunulan kanıtlar, Türkiye Komünist Partisi broşürleri ile Nâzım Hikmet'in Kıbrıs işçilerine emperyalist güçlere başkaldırma çağrısı yapan iki mektubudur. Mahkeme sadece bu ikinci fezlekeye dayanarak KTC ve gençlik derneği üyelerini yargılar. İddianamede Kemal Önal'ın Lübnan'da MAH için çalışırken Komintern çevreleriyle ilişkiye girdiği ve 6-7 Eylül Olayları'nın organizasyonunda bu ilişkilerinden yararlandığı öne sürülür. Mahkemeye ve MAH'tan gelen ikinci rapora göre Önal, KTC'deki faaliyetleri sırasında ise artık MAH mensubu değildir. Bu argüman ile olayların organizasyonunda MAH'ın iştiraki imkânsız kılınmış olur. Oysa Selanik'te Atatürk'ün evinin bahçesine konulan ve olayları başlatmak için gerekçe olarak kullanılan bombadan bile MAH sorumludur. Yüksek rütbeli bir Türk bürokrat, bir ABD Büyükelçiliği üyesine bu patlamanın 6-7 Eylül Olayları'nda bir gerekçe olarak kullanmak için gerçekleştirildiğini itiraf eder. 12 Ocak 1957'de tüm suçlular İstanbul 1. Ceza Mahkemesi kararıyla kanıt yetersizliğinden beraat eder. Özellikle İngiliz ve Alman kaynaklarına göre, 6-7 Eylül Olayları'nın organizasyonuna iştirak edenler arasında Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Menderes, İçişleri Bakanı Namık Gedik, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve İstanbul Valisi Gökay ile İzmir Valisi Kemal Hadımlı vardır. Emniyet Başmüfettişliği'nin bir raporuna göre, hükümet Yunanistan'a baskı yapmak için küçük çapta bir olay planlamış, ama olaylar çok genişleyince suç komünistlere atılmıştır. 1960 darbesinden sonra kurulan Yassıada Mahkemesi'nde, adı geçen hükümet üyeleri 6-7 Eylül Olayları'ndan dolayı da suçlanır. Her iki mahkemede (İstanbul ve Yassıada) olayların Demokrat Parti üyeleri ile MAH, öğrenci/gençlik dernekleri, sendikalar ve KTC'nin işbirliğiyle gerçekleştirdiğine dair delil bulunmasına karşın, iki davada da bu durum değerlendirilmez. İstanbul mahkemeleri (1955-1957) devletin olaylarla suçlanmaması için, önde gelen hükümet üyelerinin, DP parti üyelerinin ve MAH'ın failliğini göz ardı eder. KTC'ye açılan dava, cemiyetin önderlerinin mahkûmiyeti durumunda hükümetin olaylardaki sorumluluğunun ortaya çıkarılacağı tehditleriyle beraatla sonuçlanır.
Yassıada'daki davanın amacı
Yassıada'daki davanın amacı ise bu olaylarla ilgili olarak sadece Demokrat Parti'yi suçlamaktır; zira KTC, MAH, öğrenci dernekleri ve sendikaların suçsuzluğunun İstanbul mahkemeleri tarafından ispatlandığı kabul edilmiştir. Suçlanan hükümet üyelerinin avukatlarının Yassıada'da o dönemin MAH mensuplarının tanık olarak dinlenmesi talepleri reddedilir. Dönemin istihbaratı henüz askeriyeye bağlı bir birim olduğundan, MAH'ı suçlamak, aynı zamanda 27 Mayıs 1960'tan beri yönetimi elinde tutan askeri rejimi sorumlu tutmak anlamına gelecektir. Sonuçta İstanbul ve Yassıada davalarının amacı 6-7 Eylül Olayları'na açıklık getirmek değil, sadece dönemin politik tercihlerini savunmak ve meşrulaştırmaktır.
Tanıklar anlatıyor:
Talan bitti, sıkıyönetim geldi

'Anneannem ağlıyordu, 'Aman evladım kimsenin malına dokunma, bunlar bizim komşularımız' diyerek...' 'Derikli Usta'nın meyhanesine ilk baltayı, her akşam orada veresiye içki içen zabıta vurdu...' Saatler ilerler, ancak semtlere dağılmış olan kalabalığın öfkesi dinmez. İstanbul en uzun gecelerinden birini yaşamaktadır. "Rum çocukları evlerine bıraktım, eve geldim. Caminin karşısındaydı evimiz. Anneannem kapının önünde taşın üzerine oturmuş, titriyor ve ağlıyordu. Beni görünce 'Aman evladım, kimsenin malına dokunma, bunlar bizim sittin senelik komşularımız' diyerek ağladı. Bir şey oldu, bir süre sonra Rumlardan kalma bir tabak getirdiler eve, anneannem tepki gösterdi, 'Eve sokulmaz bunlar, tarumar oluruz' dedi. Son dakikaya kadar burada, Büyükdere'de iskelenin içinde Anastas ve Niko vardı, pastacı, dükkânının yıkılmaması için sonuna kadar direttik. Fakat öyle bir güruh geldi ki, üf, gözü dönmüş, parçaladılar dükkânları..." (72 yaşındaki emekli bankacı H.Ö., Tarihe Bin Canlı Tanık) Aynı gün bir başka ilde, İzmir'de de şiddet olayları yaşanır. Saat 24.00'te İstanbul'da ve İzmir'de sıkıyönetim ilan edilir, sokağa çıkmak yasaklanır. Emniyet müdahalede gecikmiştir: "Polis istese mani olamaz mı, yahut asker, olurdu. Moda'da, karşıda, meyhane vardı Derikli Usta'nın, demir kepenkli, orada her akşam veresiye içen bir belediye zabıta memuru vardı, kepenge ilk baltayı o vurdu. Bizim evin altında Aksiyotis vardı, düzgün, emeğiyle geçinen, vasat ama medeni kimselerdi, ter ve korku içindeki hallerini hatırlıyorum. Feci bir şeydi, 5-10 gün kulağımdan şangırtı sesleri gitmedi." (71 yaşındaki eczacı M.Z., Akdeniz Sesleri) "Pastane Stasuli'yi kırdıklarında, bir bekçi vardı, 'Hadi çocuklar tamam, tamam' diyordu. Bir akrabam da Çengelköy'de dedi ki, bir gece içinde polisi, bekçisi hepsi değişmiş." (68 yaşındaki emekli öğretmen E.P., Akdeniz Sesleri) Akşam saatlerinde Ankara'ya doğru yola çıkan trene ulaşan dehşet haberleri, Bayar ve Menderes'in İstanbul'a dönmesine yol açar. Bakanlar Kurulu, sıkıyönetim kararı alır. Bu arada Londra Konferansı'ndaki Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'ya olaylarla ilgili bilgi verilir. "Ordu gelince çil yavrusu gibi dağıldılar, kimse kalmadı. Bu olaylardan sonra aradan zengin olanlar oldu. Ama sonunda tonganın altına Menderes gitti, o ayrı." (78 yaşındaki emekli öğretmen O.D., Tarihe Bin Canlı Tanık) "En çok İstiklal Caddesi'ne zarar verildi. Günlerce o çöpler durdu. Temizlenemedi İstanbul. Hadiselerden sonra 3-4 gün sokağa hiç kimseyi çıkarmadılar. Yüksekkaldırım'a indiğim zaman, bir de ne göreyim, o güzelim vitrin camları aşağıda, piyanolar, orglar, kontrbaslar, saksofonlar yerlerde, parça parça. Ve dükkânın kepenkleri kazmalar, küreklerle parçalanmış. Ve içeri girdiğiniz zaman, baktım birisinin elinde süpürge, böyle süpürüyor dükkânın içini, mal sahibiymiş, 'Geçmiş olsun' dedim. 'Sağ olun' dedi, 'Şu dükkânın haline bakın' diye ağlıyordu adam." (76 yaşındaki kunduracı S.B., Tarihe Bin Canlı Tanık) "İnanır mısınız, 5-6 ay Beyoğlu'na çıkamadım, o manzarayı görmemek için. Derler ki, bir ay, bir buçuk ay, tabii peynirler, yağlar dökülmüşler, onların o kokuları çıkmamış Beyoğlu'ndan." (Emekli bankacı H.Ö.)
Yaraları yine komşular sardı
Günün ilk ışıklarıyla ortaya çıkan dehşetin yaralarını yine komşular sarar: "Birçok Müslüman Türk komşumuz vardı, bize geçmiş olsun demeye geldiler. Ama bazıları da gece köşeye çıktı, 'Var olun çocuklar, var olun' diye destek verdi ve tabii artık onlar bize selam veremiyorlardı. O günden sonra içimize korku girdi. Bu olayları yapanlar bilmediler ki, düşünmediler ki, bu zarar memleketin zararı. Evet, Rum'undu, bilmem neydi, ama burada yaşıyordu, para, devletin parasıydı." (E.P.) İki günün sonunda pek çok insan tutuklanır. 10 Eylül 1955 günü dönemin İçişleri Bakanı istifa eder. Kıbrıs Türktür Derneği kapatılır. 12 Eylül günü Meclis'e taşınan olaylarda DP iktidarı komünistleri suçlar, aralarında Kemal Tahir ve Aziz Nesin'in bulunduğu insanlar tutuklanır, ancak 1956'da aklanırlar. "Ben hep diyorum, Türkiye'nin ekonomisi, 6-7 Eylül'den sonra bozuldu. Çünkü devlet (zararlara karşılık) para ödedi. Ondan sonra Türkiye çöktü. Türkiye'nin ekonomisini tutuyordu onlar. Taksim'de tek dükkân kalmadı. Eskiden parası olmayanlar zengin oldu." (70 yaşındaki ev kadını K.A., Tarihe Bin Canlı Tanık) "Çıkıyorduk, her yerde yazılı, 'Vatandaş Türkçe konuş'. Rumca konuşamazsın, gâvursun. 56'da, Angelos karısını aldı, İtalya'ya kaçtı. Biz kaldık. Biz gitmek istemiyorduk İstanbul'dan tabii. her sabah, adamın biri geliyordu köşede Lula'yı kolluyordu, bekliyordu. Sokağa çıkamıyorduk. Ondan sonra, 64'te, yavaş yavaş hepsi gittiler, yani Rum kalmamaya başladı İstanbul'da. Artık yaşanmazdı burada." (74 yaşındaki ev kadını F.S., Tarihe Bin Canlı Tanık) "Biz bu 55'teki olayları unuttuk, çoğumuz. Ve gittiler diyorlar, bazı Rumlar da diyor bunu. Yoo, o zamandan sonra biz gitmedik. 50 aile gitmiştir belki, 56'larda, 57'lerdeki hadiselerden sonra. 63'te Kıbrıs çok alevlendi. 'Ya Taksim, ya ölüm' her tarafta megafonlar, mikrofonlar, sinir harbiydi bizim için, doğruya doğru. O zaman, işte, hayatımız zordu. Rum olduğumuzu söylemeye çekiniyorduk. Mesela diyorduk ki çocuklara, 'Sesli Rumca konuşmayın', 'Konuşacaksanız sessiz konuşun'. Çünkü hemen görüyordunuz, yüz ifadesi değişiyordu insanların. Bu benim vatanım. Ben burada doğdum, burada yaşadım, anam, babam, böyle. Ben nasıl gideyim, Amerika'ya giden Rumlardan değilim, biz göçmen değiliz bir defa. Ben burasını seviyorum, Yunanistan'ı da. Ama burası da benim vatanım. Sonradan göç başladı ya, 63'ten sonra, 64'te. Hiç gitmeye niyetimiz yoktu. Diyordu ki eşim 'Eğer mecbur kalırsak, sonuncusu olayım, buradan gidişimle!" (E.P.)
Arka bahçede yanan perde
"Biz uyuyorduk, aşağıda Erzurumlu kiracılarımız vardı. Onlar duymuşlar, geldi kapıları vurdu, 'Kalkın dünya yıkılıyor, siz daha yatıyorsunuz' diyerekten. Bir kalktık, hakikaten dünya yıkılıyor, o, ben, ablam, birkaç kişi toplandık, sokağa çıktık. Felaket. Arabaların arkasına (kumaş) topları takıyorlar, toplar, dört tane takıyor, dört parça arabalar sürüklüyor topları. Çikolatadan geçemiyorsun, yerlerde şekerler çürüyor, basıyor millet. Osmanbey'e doğru gittik. O kristaller, saatler, pastalar, çikolatalar... Osmanbey yıkılıyor, bütün millet orada. Nişantaşı'na döneceğiz, bizim mahallenin delikanlıları, o zamanlar, bir mağaza, Dede mağazası, kırıyorlarmış orda, böyle bir top çocuk tulumu geldi kucağıma. Ablam dedi, 'Bunların malı bize yaramaz, ver sen bunu' aldı paramparça etti kumaşları. Bir tek pembe şapka kalmış elimde, vermedim onu sakladım. Oradan Nişantaşı'na gittik, çok fettandı, bu benim büyüğüm ablam. Bir top perde gelmiş onun kucağına, nasıl biliyor musunuz, bütün sim, altın gibi bir perde, oradaki apartmanlardan, nerden kırmışlarsa. Eve getirdi perdeyi, bu sefer bir komşumuz, 'Böyle bir perde sizde yok, ya sizi karakola götürürlerse.' Başladı mı ablam dövünmeye, 'Biz n'apacağız, bunu.' Hadi bakalım, kovanın içine sokar perdeyi, bir de kibrit çakar, yak Allah yak, haftalarca o per- de yandı. O komşunun yüzüne yaktık, ama dünya hakikaten kırıldı, çok berbattı, yani çıkılmıyordu, Osmanbey'e, Nişantaşı'na." (80 yaşındaki işçi N.Ç., Tarihe Bin Canlı Tanık)

25 Ağustos 2009 Salı

Teşekkürler Türk Silahlı Kuvvetleri


GENELKURMAY BAŞKANI ORGENERAL İLKER BAŞBUĞ'UN
ZAFER HAFTASI MESAJI ( 25 Ağustos 2009 )

Ebedi Başkomutanımız Mustafa Kemal ATATÜRK önderliğinde gerçekleştirilen bağımsızlık mücadelesinin son halkası olan Büyük Zafer'in 87'nci yıl dönümünü kutlamanın coşkusunu yaşıyoruz.
Zafer Haftası, 26 Ağustos 1922 günü sabahı KOCATEPE'den yapılan topçu ateşleriyle başlar ve 9 Eylül günü Türk Ordularının İzmir'e girişi ve İzmir'in kurtuluşu ile sona erer.
ATATÜRK, Büyük Taarruz'u ve Büyük Zafer'i şu şekilde anlatır:
"Türk milletinin burada kazandığı zafer kadar kesin neticeli ve bütün tarihe, yalnız bizim tarihimize değil, dünya tarihine yön vermekte kesin tesirli böyle bir meydan muharebesi hatırlamıyorum. Hiç şüphe etmemelidir ki yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyeti'nin temeli burada sağlamlaştırıldı. Ebedi hayatı burada taçlandırıldı."
Büyük Taarruz ve Büyük Zafer, Türkiye Cumhuriyeti'nin doğuşu ve gelişimine yol açan devrimin başlangıcıdır. Mustafa Kemal ATATÜRK'ün yoksul bir halktan hem bir ordu hem de bir millet yaratarak gerçekleştirdiği bu inanılmaz devrim, Türkiye Cumhuriyeti'ne laik, sosyal, demokratik ve hukuk devleti niteliklerini kazandıran bir devrimdir.
Bu eşsiz zaferi kazandıran ve devrimi geçekleştiren başta Başkomutanımız Mustafa Kemal ATATÜRK ve kahraman silah arkadaşları olmak üzere bu mücadelede hayatlarını kaybeden ve bugün o eşsiz zaferin kazanımlarını yurdumuzun her karış toprağında canlarını vererek koruyan aziz şehitlerimizin ve kahraman gazilerimizin önünde saygıyla eğiliyoruz.
Anayasa'nın değiştirilmesi teklif bile edilemez olan 3'üncü maddesinde ifade edildiği gibi "Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe'dir." Türk Silahlı Kuvvetleri, ATATÜRK tarafından bizlere emanet edilen ve Anayasa'nın 3'üncü maddesinde de belirtildiği şekilde; Türkiye Cumhuriyeti'nin ulus-devlet ve üniter-devlet yapısının korunmasında taraftır ve taraf olmaya da devam edecektir.
Ülkelerin ve milletlerin bütünlüğünün korunmasının bir bedeli vardır. Türk Silahlı Kuvvetleri; bu bedelde kendisine düşen tarihi görev ve sorumlulukların bilinci içerisindedir.
Bugüne kadar bölücü terör örgütü ile mücadelesinde 5003 evladını şehit veren Türk Silahlı Kuvvetleri, Anayasa ve yasalar çerçevesinde, bölücü terör örgütüne karşı bugüne kadar dünyada eşine hiç rastlanmayan bir başarı ve özveriyle yürüttüğü mücadeleye bundan sonra da artan bir kararlılıkla devam edecektir.
Türk Silahlı Kuvvetleri, bölücü terör örgütüne karşı yürütülen mücadeleyi kararlılıkla sürdürürken, güvenlik alanının dışında kalan ekonomi, sosyo-kültürel ve uluslararası alanlarda da devlet tarafından gerekli tedbirlerin alınmasının önemli olduğuna inanmaktadır.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu konularla ilgili görüşleri bilinmekle birlikte, emsalsiz Büyük Zaferi kutladığımız bu hafta münasebetiyle, bu konulara ilişkin düşünce ve duruşumuzun bir kez daha ifade edilmesinde yarar görülmektedir.
Türk Silahlı Kuvvetleri;
- Ulus-devlet ve üniter-devlet yapısına hiçbir gerekçeyle zarar verilmesini kabul edemez.
- Kültürel farklılıklara saygılıdır. Ancak kültürel farklılıkların siyasallaştırılmasını, başka bir ifadeyle siyasal temsil aracı olmasını, toplumsal siyasal kimlik unsuru haline getirilmesini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası içinde mümkün göremez.
- Terör örgütü ve destekleyicileriyle ilişki kurulmasına yol açabilecek hiçbir faaliyet içinde bulunamaz.
- Demokrasinin sunduğu fırsat alanlarını kullananların, bireylerin en temel hakkı olan yaşam hakkını hedef alan terör faaliyetlerini hiçbir nedenle hoş görmelerini kabul edemez.
- Usul ve yöntem esası belirler, noktasından hareketle takip edilecek usul ve yöntemlerde özenli olunmasının gereğine inanır.
- Her konuyu tartışabilme özgürlüğünün, devletin varlığını riske sokacak, ülkeyi kutuplaşmaya, ayrışmaya ve çatışma ortamına sokacak konuları içermemesi gerektiğine inanır.
Türk Silahlı Kuvvetleri; Türkiye Cumhuriyeti'nin temel nitelikleri olan laiklik, demokrasi, sosyal ve hukuk devleti ilkelerine yürekten bağlılığı, üstün disiplin anlayışı, köklü gelenekleri, itidalli ve kararlı yaklaşımı, hepsinden önemlisi Türk milletinden aldığı güçle dün olduğu gibi bugün de ve yarın da üstlendiği her görevi başarıyla yerine getirmeye devam edecektir.
Şüphesiz ki; "Güçlü Ordu, Güçlü Türkiye'dir."
Türkiye Cumhuriyeti, bulunduğu hassas coğrafyada birlik ve ülkesine sadakat içinde vatanını ve milletini seven insanlarıyla çağdaş toplumlar arasında hak ettiği yeri almalıdır.
Aziz Türk milletinin ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin tüm mensuplarının Zafer Haftasını en içten dileklerimle kutlarım.

Söz Konusu Vatan İse Gerisi Tefarruattır


Ülkemizin yakın tarihimizin en çetin günlerini yaşıyor. Kurtuluş savaşından sonra belki de en önemli anlar yaklaşıyor. "memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler" demişti Gazi hazretleri. İşte o gün bu gün. Ben sol görüşlü bir ailenin devrimci evladıyım. Çok yakın bir çalışma arkadaşım ise milliyetçi bir aileden gelen bir sağcı. Ama ikimizde yaşananlar karşısında aynı tepkiyi gösterdik : "SÖZ KONUSU VATAN İSE GERİSİ TEFARRUATTIR"...

Atamızın bizlere hitabesini bir kez daha okuyun lütfen. Ve her satırının gerçekleşmek üzere olduğunu görün. Sağ, sol, alevi, sünni, dil, din ,ırk meselesi değildir bu. Bu vatan meselesidir.

GENÇLİĞE HİTABE
Ey Türk gençliği ! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
20 Ekim 1927