28 Kasım 2010 Pazar

Haydarpaşa Değil, Tarihimiz, Kültürümüz Yanıyor

Haydarpaşa Garı... Yıllardır AKP hükümetinin bir otel ve gökdelen projesinin parçasıydı. Çevreciler, gerçek İstanbullular ve tarihine sahip çıkanlar bu yağma, peşkeş ihtimaline karşı tepki gösterdiler hep. Ancak bugün Haydarpaşa Garı yandı. Yürüyerek 10 dakika mesafede bulunan itfaiye 20 dakika sonra geldi. Garımız, kültürümüz yakıldı. Bundan sonra AKP halay çekerek, kahkalar atarak bizlerin tepkisizliğinden yararlanıp çok önceden söz verdiği sermaye sahiplerine bu binayı ve çevresini peşkeş çekecektir. Bu ülke insanı ne yazık ki koyun kadar bile tepkili değildir. Koyun bile bıçak vurulduğunda kaçmaya çalışır. Bizim insanımız uzaktan seyreder, yan gelir yatar, "Bana ne, ister gar olsun, ister otel" der... 
HAYDARPAŞI GARI TEKRAR GAR OLARAK RESTORE EDİLMEK ZORUNDADIR... 
BU YANGINA VE YIKIMA SESSİZ KALAN ŞEREFSİZDİR.

TKP 90.Yaşında


TKP li değilim. Evet sosyalistim ama TKP li değilim. Ancak ülkemde Türkiye Komünist Partisi diye bir parti olmasından çok memnunum. 90 yıldır hayatını öyle ya da böyle sürdürüyor olmasından da gurur duyuyorum. Komünizm ismini korkmadan telaffuz edenlerin varlığı beni memnun eden. Ben oy kullanmasam bile, bu seçim sistemini ve düzeni protesto etsem bile seçim pusulasında "Türkiye Komünist Partisi" diye bir seçeneğin bulunmasından memnunum. 1920 Bakü'den, Mustafa Suphi'den günümüze yaşıyor olmalarından memnunum. Bugün 90.yılını bir etkinlikle Abdi İpekçi Spor Salonu'nda kutlamış TKP. Etkinlik 1789 Fransız Devrimi temsili ile başlamış. 2010 yılında Paris'ten İstanbul'a, komünün başkentinden bizim kavgamızın başkentine kendimce selamlarımı gönderiyorum. 90.yılın kutlu olsun TKP.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Tribünlerin isyan sesi beyazperdede


Almanya’nın  ‘kategori dışı’ futbol takımı St. Pauli’nin aşkın, vefakâr ve bir o kadar da isyankâr taraftarının hikâyesi beyazperdeye aktarıldı. ‘Gegengerade: Niemand siegt am Millerntor’ (Düz Sırt: Millerntor’da kimse kazanmaz) adlı filmin yönetmen koltuğunda daha önce punk hareketiyle ilgili bir film hazırlamışlığı bulunan Alman yönetmen Tarık Ehlail oturuyor. Filmde Magnus, Kowalski, Arne, Dr. Hennings ve Baldu isimli, dünyaları birbirinden çok farklı beş St. Pauli taraftarının hikâyesi üzerinden takım için duyulan ve mantıkla açıklanamayacak tutkunun halleri anlatılıyor. Bazı bölümlerinde binlerce kişilik gerçek taraftar görüntülerinin kullanıldığı filmin oyuncu kadrosunda, Fatih Akın’ın ‘Soul Kitchen’, ‘Temmuzda’, ‘Solino’ gibi filmlerinde de rol almışlığı bulunan, Almanya’nın önde gelen oyuncularından Moritz Bleibtreu ile Mario Adorf, Natalia Avelon, Fabian Busch, Katy Karrenbauer, Wotan Wilke Mohring gibi isimler bulunuyor. Film, gelecek yıl Almanya’da gösterime çıkacak. En büyük dileğimizse St. Pauli taraftarlarının aşklarına yaklaşık bir buçuk saat boyunca saygı duruşunda bulunan filmin Misak-ı Milli sınırları içerisine de uğraması.


St. Pauli: Başka bir semt, bambaşka bir taraftar grubu
St. Pauli’deki keramet nereden geliyor? 1910’da kurulan kulübün sıradışılığının altında Almanya’nın liman kentlerinden Hamburg’daki 30 bin kişilik St. Pauli semtinin kendine özgü yapısı yatıyor. St. Pauli, 17. Yüzyıl’da kurulmasının ardından cüzamlı hastalarla başlayıp zaman içinde toplumun tüm ezilenlerine ve dışlananlarına ev sahipliği yapan bir mahal oldu. Denizcilerin uğrak yeri olması nedeniyle genelev kültürü zaman içinde oturdu. Semt bugün de Amstardam’daki Red Light’ı andıran ve hayat kadınlarıyla dolu, bol sex shop’lu geniş bir caddeye sahip durumda. Almanya’daki punk hareketinin zamanında güçlü olduğu, her daim muhalif bir damara sahip olan semtte bugün yaşayanların dörtte biri göçmen kökenli. Sokakları genelevlerle, barlarla, grafitili, isyankâr sloganlı duvarlarla, kırık bira şişeleriyle dolu bu semtin kulübü de haliyle farklı oluyor. 



“Faşistleri s..tir edin Türkler’le kardeşiz”
Taraftarlar her maçta ellerinde Marx ve Che posterleri, kara-kızıl flamaları, sembolleri kuru kafalı bayrakları (Kurukafa Hamburg’da zamanında zenginleri soyup malları fakirlere dağıtan korsan Störtebeker efsanesini temsil ediyor), biraları, anti-faşist sloganları ve şarkılarıyla Millerntor Stadı’nı doldurup yenilseler bile bir şenlik havası estiriyor. Taraftarların duyarlı olduğu konular saymakla bitmez. 1993’te Solingen kentinde Neo-Naziler’in ev yakıp beş Türkiyeli’yi katletmeleri sonrası Türkçe açtıkları ‘Faşistleri s..tir edin, biz hepimiz kardeşiz!’ pankartı sadece bir örnek (Kadrosunda daha önce de Türkiye kökenli futbolcuların bulunduğu takımda bu sezonda da kolunda Dersim 63 dövmesi bulunan Türkiye kökenli futbolcu Deniz Naki oynuyor). Kulüp aynı zamanda uluslararası alanda da sol açıktan top koşturuyor. Takımın FİFA üyesi olmayan ülkelerin takımlarına 2006 FIFI Dünya Kupası’nda ev sahipliği yapması bunun güzide örneklerinden. Her ülkenin kendi adıyla katıldığı ve KKTC’nin şampiyon olduğu kupaya St. Pauli’nin kendi adıyla katılması da cabası. 



St. Pauli bugünlerde tarihinin en iyi dönemlerinden birini yaşıyor. Yıllar boyunca birçok kez Almanlar’ın birinci ligi Bundesliga’ya çıkıp geri düşen takım 2004’te üçüncü lige kadar düştü, büyük bir mali krize girdi ve amatör kümeye düşmenin eşiğinden döndü. Ama yardıma St. Pauli ruhu yetişti! Kulübün o dönemdeki eğlence merkezi işletmecisi eşcinsel başkanı Corny Littmann’ın liderliğinde tişört satışından özel maçlara mali gelir getiren kampanyalar düzenlendi ve bu arada takım da kendini toparlamaya başladı. Ve St. Pauli bu sezon yeniden Bundesliga’ya yükseldi. Ama has St. Pauli taraftarı için değişen bir şey yok. Hatta onlar endüstriyelleşmeden ve moda olduğu için tribünlerine doluşan cüzdanı kalın gençlerden de rahatsızlar. Amatör lige de düşse, yenilse de yense has taraftarı hep onunla…

26 Kasım 2010 Cuma

19 Aralık'ın yargısız infazcısı gazeteciler


ORAL ÇALIŞLAR

26/11/2010
O dönemde gazeteler, TV'ler ölüm orucu yapan (ve daha sonra yakılan, hedef gösterilen) insanların aleyhine akılalmaz yayınlar yaptı.

19 Aralık 2000 tarihinde geceyarısı 20 cezaevine birden operasyon yapıldı. Cezaevlerini yakıp yıkan bu vahşi operasyonda 30 tutuklu ve mahkum, 2 de asker yaşamını yitirdi. Yüzlerce mahkum ağır yaralar aldı. Bu insanlıkdışı saldırının ardından tutuklu ve mahkumlar F Tipi cezaevlerine sürüklenerek yerleştirildiler. 
Operasyon iki aydır ölüm orucu yapanları hedef almıştı. Tutuklu ve mahkumlar hücre tipi cezaevlerine karşı çıkıyorlar ve daha insani bir cezaevi düzeni talep ediyorlardı. 
Ölüm oruçlarını sonlandırmak ve ölüm oruççuların da taleplerinin makul düzeyde kabul görebileceği bir çözüme yardımcı olmak amacıyla tutuklu ve mahkumların ve dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün talebiyle Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Zülfü Livaneli, Can Dündar ve ben Bayrampaşa cezaevine gitmiştik. Orada aramıza Meclis İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Mehmet Bekaroğlu da katılmıştı. 

‘İçerideki arkadaş’ sözünden kışkırtma 
“İçeri”deki bir görüşmeden çıktıktan sonra tutukluların taleplerini gazetecilere aktarırken “içerideki arkadaşlar” dememden yola çıkarak, bugün çok gündemde olan bir yazar beni bizzat hedef alan ağır bir yazı yazmıştı. Konu bununla sınırlı kalmamış, onun yönettiği gazete dahil birçok yerde yapılan bir dizi haber ve o gazeteci başta olmak üzere çeşitli isimlerce yapılan yorumlar vahşi müdahalenin kışkırtılmasında etkili olmuştu. (Operasyondan sonra da gazetenin manşetini şöyleydi: “Devlet girdi.” Bu iki sözcüğün arkasındaki derin anlamı değerlendirmeyi size bırakıyorum.) 
O günlerde bu tür yazılar yazan ve “hedef gösteren” yazar ve gazetecilere gereken cevabı verip, eleştirilerimi açıktan ifade ettiğim için bugün onların adını anmaya gerek duymuyorum. 
10 yıl sonra aynı gazeteler ve gazetecilerin, “Hacer Arıkan’ı kim yaktı” diye manşetler atıyor olmaları sevindirici. Bu olayın hesabının geç de olsa sorulmasına destek vermeleri olumlu. Ama “büyük resim”e bakarak şunu sorgulamayı sürdürmek gerekiyor: Gazetecilerin sorumluluğu ne olacak? 

‘Az bile’ diyenler 
Gene o dönemde cezaevlerine yapılan saldırıyı “az bile yaptınız” diyerek destekleyen bir başka gazete yöneticisinin bugün “Kim bunun sorumlusu?” diyerek haklı bir soru sormuş olmasını dikkat çekici buluyorum. Sıradan askerlerden önce 19 Aralık operasyonunun baş sorumlularının hesap vermesi gerektiğine dikkat çeken bu gazeteci, dönemin İçişleri Bakanı Saadettin Tantan ve dönemin Jandarma Komutanı Aytaç Yalman’ın bu işteki sorumluluğuna vurgu yapıyor. Kendisinin söylediklerine gerçekten katılıyorum.
Ama bu kendisinin sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. Kendisi 19 Aralık 2000 operasyonun ardından şunları yazmıştı: “Devlet belki de yıllar önce yapması gerekeni yaptı. Cezaevlerine girdi. Halk devletin yaptığı bir işi ilk kez bu kadar benimsiyor. Sıradan vatandaş F tipine de, cezaevine yapılan operasyona da destek veriyor. Hatta devleti yeterince sert olmamakla suçluyor.” 
O dönemde gazeteler, gazeteciler, TV ekranları ölüm orucu yapan (ve daha sonra yakılan, hedef gösterilen) insanların aleyhine akılalmaz yayınlar yaptılar. Medya vahşi operasyoncuların borazanı haline geldi. (Bu yayınları yapanların arasında inanmakta zorlanacağınız isimlerin de yer aldığını belirteyim. Merak edenler, Aralık 2000 tarihli gazeteleri şöyle bir tararlarsa “manzara”yı görebilirler.) 
Sorunu yalnızca bu gazetecilerin sırtına yıkıp kurtulamayız. Temeldeki sorun, hala devam eden ve birçok konunun medyada ve kamuoyunda ele alınma biçimine yansıyan derin ve köklü bir anlayış sorunu. Bir gazetecilik kültürü ve felsefesi sorunu...

Demokrasi aşıklarının katliam şakşakçılığı

“Hayata Dönüş” adı verilen katliamdan bahsederken bugün demokrasi masalları anlatanlar o günlerde operasyonu meşrulaştırmak için ellerinden geleni yapmışlardı. 
Hayata Dönüş Operasyonu'na ilişkin 27 sanığın yargılandığı davanın başlamasının ardından medyada da demokrasi masalları anlatılmaya başlandı. Operasyonun düzenlendiği dönemde öldürülen devrimcileri suçlayan, operasyonu haklı bulan, hatta alkış tutan gazeteler şimdi tavır değiştirdi. Bugün demokrasi masalları anlatan, Ergenekon’u suçlayan, hümanistmiş gibi görünmeye çalışan gazete ve gazetecilerin o dönemde yazdıkları, onların asıl kimliğini gözler önüne seriyor.
“Sahte Oruç, Kanlı İftar”
19-22 Aralık 2000 tarihleri arasında 20 cezaevine eşzamanlı olarak düzenlenen ve onlarca insanın ölümü ile sonuçlanan operasyon, burjuva medyanın neredeyse tamamında övgü dolu sözlerle karşıladı. Bu konuda en çirkin manşetlerden birisi Milliyet gazetesi tarafından atıldı. Milliyet'in Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Yılmaz "Sahte oruç, kanlı iftar" başlığını atmayı uygun bulmuştu. Milliyet’in bu tavrı sadece imzasız haberlerde değil köşe yazılarında da kendisini gösteriyordu.

Milliyet yazarı Güneri Civaoğlu, bu manşetin atıldığı günkü yazısında, “müdahalenin insani ölçütler dikkate alınarak gerçekleştiğini” savunuyordu. Güneri Civaoğlu "Zorunluydu" başlıklı yazısında Bülent Ecevit'i övüp, dönemin İçişleri Bakanı Saadettin Tantan'dan alıntıyla "hapishanelerde derebeylik görüntüsünün sona erdirilmesi için hazırlıklar" yapıldığını iddia ediyordu.
Yine aynı dönemde dikkat çeken bir başka yazar da bugün Zaman’da yazan Şahin Alpay’dı. Yaşananları, “kollektivist / toptancı ideolojilerin insanlara ve onların ‘hak ve özgürlüklerine’ en küçük bir değer vermeyişinin; bütün başarı umutlarını şiddeti, cepheleşmeyi ve kavgayı yaygınlaştırmaya bağlamalarının yeni örnekleri” olarak yorumlayan Alpay, devletin, hapishanenin neden denetlenemez hale geldiği üzerine düşünmesini önererek, yetkilileri temize çıkarıyordu.
“Devlet girdi”
Hürriyet, operasyonu "Devlet Girdi" manşetiyle vermişti. Yine yetkilileri en ufak töhmet altında bırakmaktan kaçınan Hürriyet, suçluları da "Telefonla Yak Emri/ Lider Talimatı: Bir Arkadaş Kendini Yaksın" haberleriyle ilan etmişti. O dönemde çok kullanılan bu ses kaydının inandırıcılığı tartışma konusuyken, gerçek olduğu da geride kalan zamanda kanıtlanamadı. Hürriyet gazetesi 21 Aralık 2000 tarihli “Ümraniye Cezaevi” başlıklı haberinde “Ümraniye Cezaevi’nden dışarı yollanan ve güvenlik güçlerinin eline geçen bazı fotoğraflar, koğuşlardaki militanların kanlı eyleme uzun süredir hazırlandıklarını ortaya koydu. Ölüm orucunu durdurarak hayatlarını kurtarmaya çalışan jandarmaya silahla karşılık veren militanlar, saldırıya temsili kalaşnikoflarla tiyatro sahnesinde hazırlandı” ifadelerini kullanıp, tarafını göstermişti.

Dönemin Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, "Hükümetin bu operasyona verdiği, 'Hayata Dönüş' adı dün gerçek anlamını buldu" diye yazmıştı. Cüneyt Ülsever "Cezaevi Operasyonlarında Hükümeti Destekliyorum" başlıklı yazısında operasyonda gösterilen “fedakarlık, sevk ve idare becerisi, dirayet” gibi sebeplerle İçişleri ve Adalet Bakanlığı’nı kutlamış, devletin varlığını hatırlattıkları için teşekkür etmişti.
Emin Çölaşan, tutuklu ve hükümlülerin hayatını kurtarmak için çırpınan aydınları ‘insan hakları soytarıları’ ilan etmiş, onları vatan millet düşmanları ilan ederek hedef göstermişti.
“Sahur Operasyonu”
Zaman gazetesi, operasyonu ölüm oruçlarıyla dalga geçer bir şekilde “Sahur Operasyonu” başlığıyla sundu. Mahkumların kendisini yaktığını, operasyonda bir sorun olmadığını savunan Zaman gazetesinin yazarlarından Tamer Korkmaz ve İlnur Çevik, operasyonu açıktan desteklemiş ve geciktiğini savumuştu. Tamer Korkmaz’ın bu çirkin yazısına dün soL’da yer vermiştik. Yine Zaman yazarı Ahmet Turan Alkan ise öldürenleri hiç suçlamadan öldürülenler üzerine bir analiz yapıp Marksist eylem literatüründe ölümü yüceltmekten bahseden birkaç yazı yazmıştı.

Habertürk çok mu temiz?
Operasyondan yıllar sonra kurulmasının verdiği rahatlık ile o dönemde yetkilileri aklayanları bugün eleştirmek “cesareti” gösteren Habertürk de o kadar masum değil. Zira Habertürk’ün bir numaralı ismi olan Fatih Altaylı da o dönemde yazdığı yazılar ile ne kadar demokrat olduğunu göstermişti.

O dönemde Hürriyet’te yazan Altaylı 20 Aralık’taki yazısında “Cezaevlerine yönelik operasyon sonrasında ülkeyi bunalıma sürükleyen sorunlardan biri ortadan kalkmış olacak” demiş, “devlet cezaevi terörünün üzerine kararlılıkla gitti” ifadeleri ile bu operasyona alkış tutmuştu. Altaylı, ertesi günkü yazısında "bizdeki komünistlerin halen Stalin posterleri astığını", “O yüzden de sağcısı, solcusu halkın cezaevlerine yönelik operasyonu alkış”ladığını iddia etmekten utanmamıştı. Altaylı devam eden günlerde yazdığı yazılarında da aynı tavrı sürdürmüştü.
Başka kimler neler dedi?
Sabah’tan Güngör Mengi operasyonu “Hayat kurtarma operasyonu” olarak adlandırmakta beis görmemiş hatta devleti gecikmeden sorumlu tutmuştu.

Diyanet İşleri Başkanı Nuri Yılmaz sorumluları aklamak için “Dini açıdan müdahale edilmesi lazım. Çünkü insan hayatı dinde çok kutsaldır... İnsan hayatı kendine ait değildir, aynı zamanda topluma aittir” dedi.
“Ümraniye’den bir askeri birliği donatacak kadar silah çıktı.” (Kanal 7, 24 Aralık ana haber bülteni) “Kendini yakan bir mahkûmun güvenlik görevlilerine saldırması üzerine, mahkum öldürüldü.” (Kanal 7 Muhabiri Ümraniye Cezaevi önünden bildiriyor) “Operasyon büyük başarıyla tamamlandı.” (Bir başka Kanal 7 muhabiri Bayrampaşa Hapishanesi’nin önünden bildiriyor)
“Ümraniye’de direniş süsü verildi. 400 mahkumu 40-45 kişilik grup rehin aldı ve direnme süsü verdi.” (Türkiye Gazetesi, 23 Aralık)
(soL - Haber Merkezi)