6 Temmuz 2010 Salı

Asiyiz ama bir gün anne olacağız, anlarız duygulardan

Yaşımızdan mı, ailemizden mi bilinmez ama ruhumuzda asilik, başkaldırı, direnmek, protesto etmek, muhalafet etmek, doğru bildiğimizi evde, okulda, işyerinde, sokakta savunmak var. Bakmayın öyle orta karar güzel olduğumuza aslında erkek gibiyiz. Ancak ne yaparsak yapalım içimizde bir anne duygusu var. Belki her şeye daha duyarlı, daha asi bakışımız bundandır.

Erkek arkadaş çevrem genellikle bizim yanımızda hatun sohbeti yapmaktan fazlasıyla hoşlanırlar. Geçen hafta konu "Özge Uzun" idi. Anlatış hallerini görseniz, sözlerini dinleseniz "lan bunlar hakikaten güvenilmez yaratıklar" dersiniz. Belki içleri aslında görünmek istedikleri maçoluktan uzaktır ama beni bağlamaz. Ben bu konuşmadan sonra kim ula bu "Özge Uzun" denen hatun?? merakına düştüm. Tamam bizim erkekleri toplasanız  beşinin en iyi fiziki yanlarını birleştirseniz bir İlyas Salman olamazlar ama merak etmedik değil bu gözlerinin içi parlayarak anlattıkları hatun kişiyi. Baksana sabah kalkıp haber saati izler bile olmuşlar. Oysa ben nefret ederim erken kalkmaktan. Hadi dedim internetten bakayım önce nedir ne değildir, sonra gerkise erken kalkar bir sabah izlerim. Wala hatun kişi güzel, soyadı gibi uzun, alımlı ama her resminde gözleri bu kadar güler mi insanın ya?! dedim ve araştırmayı genişlettim. İşte orada karşıma bir Dağhan gerçeği çıktı. Bu bizim sadece vücuda bakan, biraz bacak görünce azan, hayvani duyguları çok ama kendileri az gelişmiş erkek milletinin asla haberinin olmadığı bir durum vardı ortada. Çok tatlı, çok şirin, mavi gözlü bir dev. Hatta kendi blogu bile var bu devin "MAVİ GÖZLÜ KÜÇÜK DEV'İM" diye...

Okudukça, internette araştırdıkça Dağhan'ı kucaklamak, öpmek öpmek öpmek istedim. Ve ona şunları söylemek istedim : "Annen var ya annen sadece dünyanın en kutsal işini yapıp seni karnında taşımadı, sadece seni dünyaya getirmedi. O annen var ya kimsenin kolay kolay taşıyamayacağı bir yükü gülen gözleriyle, gözlerinden saçılan pozitif enerjisiyle başkalarını cesaretlendirirken taşımaya devam ediyor. Herkes kolay anlamaz bu durumu. Keşke Meryem ana hayatta olsa ve oğlu İsa'yı çarmıha giderken izlediği anları anlatsa dünyaya. Emin ol Dağhancım senin annen işte Kutsal Meryem gibi bir anne" Zaten bütün anneler kutsaldır öyle değil mi?
Bir haftadan fazla zamandır Özge Uzun'u izliyorum. Kendisiyle barışık hallerini, gülen yüzünü, parıldayan, enerji saçan gözlerini... Evladına olan sevgisi ve evladının alkışlanacak mücadelesine yaptığı katkısı esas olarak onu benim gözümde güzel yapan. Bu yazıyı yazdım çünkü kadın vücudunu başka gözle görmeyi erkeklik sanan bazı hıyarlar belki bir kez olsun farklı gözle izlerler "Güne Merhaba"yı.

Teşekkürler Özge Uzun ve mavi gözlü küçük dev adam. Anneme bu akşam daha sıkı sarılmam gerektiğini bana hatırlattığınız için.

Anneme bu akşam şunları söyledim "devrim yapamasam bile evlenir çocuk yaparım be anne, annelikten daha büyük devrim mi var?" :) ...


5 Temmuz 2010 Pazartesi

ajaNDA Temmuz Sayısı


Bir aydır üzerinde yine titizlikle çalıştığımız online aktüel dergi aJaNDa 'nın temmuz sayısı bugün yayında. İlk sayı ve tatil eki'nden sonra aldığımız yorumlar bu sayıya daha motive bir şekilde hazırlanmamıza neden oldu.

Yine birbirinden renkli ve farklı bir çok konunun yer aldığı Temmuz sayımızı online olarak veya bilgisayarınıza pdf olarak indirerek istediğinizde açıp okuyabilirsiniz. Okumaktan keyif almanızı dileyerek sizi yeni sayımızla başbaşa bırakıyorum :))
---------------
Yukarıdaki yazı çok beğenerek takip ettiğim ve herkese tavsiye ettiğim bir blogdan (Hayatımın Renkleri) alındı. Bloga ulaşmak için TIKLA...
Ve ajaNDa isimli online dergiyi mutlaka takip etmenizi öneririm. İki sayısı çıktı ve bayıldım.

Bitter Moon - Roman Polanski'den Kışkırtıcı Bir Film


Dün seyrettim hemen not almak istedim.

Bazı filmleri yazmak için bekletiyorum vakitsizlikten ama aslında okunan kitap veya izenen filmler hemen yazılmalı, hissettirdiği duyguları ve anlamları kaybetmemek için.

Kitapların etkisi biraz daha uzun sürebiliyor aslında, hele benim gibi bir kitabı günlerce okuyorsanız.

Ben kitapları çabuk okuyamıyorum, bir günde kitap bitirenleri de kıskanmıyorum açıkçası. Bu uzun süreçte sindire sindire ve o yaratılan dünyada yavaşça vakit geçrimeyi seviyorum.

Uyumadan önce düşüncelerimde, ve ya boş kaldığım anlarda o dünyada geziniyorum.

Kitap bittiğinde de etkisi öyle çabuk geçmiyor, uyandırdığı hisler, canlandırdığı anılar ve benim için ortaya çıkardığı anlamlar bir süre meşgul ediyor beni.

Ama filmler öyle değil, film sınırlı bir sürede çok çabuk tüketilen birşey. Hele kimseyle paylaşmazsanız, üzerinde düşünecek süre tanımazsanız kendinize sadece vaktinizi geçirdiğiniz bir araca dönüşmüş oluyor.

Aslında bu blogu açmamın sebeplerinden biridir bu. Bir arşiv oluşturmak, seyrettiğim filmlerin bende yarattığı anlam ve hisleri not etmek ve paylaşmak. Daha sonra aynı filmi seyrettiğimde dönüp yazılarıma baktığımda kendimi zaman içinde ziyaret etmek.

Bitter Moon 1992 yapımı Roman Polanski filmi.
Aşkın ve tutku'nun insanı nasıl bitirebileceğini gösteriyor,
Tutku ruh emen bir kara deliktir,
Aşağılanmayı, gururunu kaybetmeyi kabullenirsin,
Varlığının önemi yoktur
Sen bir hiçsindir, buna da boyun eğersin
Tutkunun seni boş bir nesneye çevirmesine izin verirsin
diyor,
Ama asıl diyor ki..
Sana boyun eğen birini bulursan sadist yanın ortaya çıkar, karşındakine büyük bir keyifle acı çektirirsin
Şehvet seni çok kolay kandırır, herşeyi bir kenara bırakır ve kendi ruhuna eziyet etmeye hazırsındır.

(Bu iki önermesini çok dikkatli okuyun, özellikle birincisini yaptığınızın farkına vardınız mı. En basit örnek olarak sevdiğiniz biri siz kızdırdı ve siz ona darıldınız, özür dilemesine ve üzgün olmasına rağmen onu böyle görmeyi sürdürüyorsunuz değilmi - en azından bir kaç dakika daha, bu da sadistlik işte:))

İşte film bu, yine konusunu anlatmayacağım, sadece şunu söyleyebilirim kurgusu harika, flashback'lerle oluşturulmuş bir hikaye. Bir ilişkinin geçmişinin sorgulandığı ve merak uyandıran öyküsü günümüzle girift bir yapı oluşturunca, insanlığını, kişiliğini ve masumiyetini kaybeden iki çifte tanık oluyoruz.

Gerçekten şok edici bir sona sahip film, ben açıkçası epey güldüm sonunda dram olmasına rağmen, çünkü bir insan öyle bir hale geliyor ki, bir yalanın içinde kendine olan güveni, inancı ve bencilliğiyle yüzleştiği anı görülmeye gerçekten değer oluyor.

Oyuncular: Peter Coyote, Emmanuelle Seigner (Polanskinin eşi), Hugh Grant

http://sanatnotlari.blogspot.com/  dan alınmıştır. Ellerine sağlık.

Seni bilirkişi kabul edene 5 senin bildiğine 15

Kazım Koyuncu ölmedi İstiklal Caddesi'nde yürüyor.

Hadi Diyarbakır 5.Ağır Ceza Hakimleri cesaretiniz varsa gelin tutuklayın Kazım'ı.
Kazım Koyuncu asidir, anti-faşist ve devrimcidir, karadenizlidir, halktan birisidir ve halk çocuğudur. Anısına çamur atamazsanız, leke sürmeye kalkamazsanız. Bunun hesabını Türkiye Cumhuriyeti mahkemeleri soramazsa dünyanın her yerinde her platforma ve her sokağa taşır biz sevenleri sorarız. O kararı yazdıran ve imzalayan hakimler cüppelerini asmak ve Türkiye halklarından özür dilemek zorundadırlar. O sözde bilirkişi, mahkemeye sanık olarak çıkarılmalı ve bu alçakca iftirasının hesabı sorulmalıdır.

Hadi kendini bilmez zavallı bilirkişi gel yakala Kazım'ı. Artvin'e gel, Trabzon'a gel, Rize'ye, İzmir'e, Bursa'ya, Ankara'ya, Mersin'e, Antalya'ya, Adıyaman'a gel. GELİN HADİ YAKALAYIN KAZIM'I. Varsa yüzünüz, varsa cesaretiniz Kazım'ın suratına okuyun mahkeme tutanaklarınızı, gerekçeli kararınızı.

Türkiye gariplikler, acizlikler, hukuksuzluklar, insan hakları ihlalleri ve faşizm konusunda dünyaya taş çıkartmaya devam ediyor.

Bilirkişiye göre Kazım Koyuncu PKK'lı

Diyarbakır'da mahkeme, "bilirkişi heyeti" diye özel harekatçıları seçince Kazım Koyuncu "örgüt sempatizanı" oldu. "Kazım Koyuncu'yu, unutmayın" sözleride verilen 10 ay hapis cezasının onlarca gerekçesinden birisi oldu.

Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi, Tutanakla birlikte polisin çektiği kamera görüntülerini ve fotoğrafları delil olarak kabul etti. 

"Açılım budur işte! Karikatürize edilmiş dava ve karar".

"Böyle komiklik olur mu? Özel harekat polisi nasıl bilirkişi heyeti olur? Bu kadar karikatürize bir dava olamaz. Açılım budur işte!"

Mahkemenin 29 Haziran'da yayınlanan gerekçeli kararında; Laz müziğinin sevilen sesi Kazım Koyuncu ve "Kürtçe şarkı yapacağım, bunu yayınlayacak yürekli insanların da olduğunu biliyorum" dediği için uğradığı siyasi linç sonrası sürgüne gittiği Paris'te yaşamını yitiren sanatçı Ahmet Kaya, PKK'nin sempatizanları olarak ele alındı.

Karadeniz'in birçok yerinde adına festivaller düzenlenen, ülkemizin her yanında anılan ve hatta daha 3 Temmuz'da İzmir'in Cumhuriyet Halk Partili (CHP) Karabağlar İlçe Belediyesi'nin de adına festival düzenlediği Kazım Koyuncu'nun da "PKK sempatizanı" olarak gösterilmesi ise polisin tutumunu ortaya koydu.

Aslında burada Türkiyede faşizmin ne kadar pervasız olduğunun ispatı bir kere daha yapıldı. O özel harekat polisini "bilirkişi" kabul eden mahkeme, gerekçeli kararına "Kazım Koyuncu ve pkk" kelimelerini birlikte koyarak bir acizliğin, bir hukuksuzluğun, halk düşmanlığının, insana karşı düşman olmak bir yana ölüler diyarına bile düşmanlığın ispatını ortaya koydu.

Ben olduklarını pek sanmıyorum ama bu ülkenin hâla varsa aydınları bu kararı hemen protesto etmek zorundadırlar. Kazım Koyuncu'nun dostları, devrimciler, Türkiye devrimcileri, karadenizliler, egeliler, trakyalılar bu mahkeme heyetini, o özel harekatçı bilirkişiyi ve mahkeme kararını her yerde afişe etmeliler.

Bu yazı "Kazım Koyuncu'yu pkk sempatizanı" olarak gösteren
Diyarbakır 5.Ağır ceza mahkemesi'nin gerekçeli kararı ve içeriğine karşı yazılmıştır.

KAZIM KOYUNCU ÖLMEDİ, İSTİKLADE YÜRÜYOR!

1 Temmuz 2010 Perşembe

2 Temmuz 1993 Unutmadık, Unutturmayacağız!

2 Temmuz'da Sivas'tayız!
Tehditleriniz sökmeyecek, diri diri yakılanlarımıza sahip çıkacağız; diyerek Madımak'ta olalım.

İnanç Özgürlüğümüz İçin

Adalet Özlemimiz İçin

2 Temmuz'da Sivas'tayız!

Halkımız! Sivas'ta Madımak Oteli'nde yakılalı, 17 yıl oldu.

İnsanlarımızı yakan ateş içimizdedir hala. Fakat, Madımak bizim için yalnız acılarımız değil sorulacak hesabımızdır!

Asıldık, yılmadık. Yakıldık, sinmedik. İnançlarımızla, düşüncelerimizle, hesap soran öfkemizle 2 Temmuz'da yine Sivas'ta olacağız.

Siz nerede olacaksınız?

Alevi ve Sünni Halkımız!

Saflar nettir. Bir yanda yakanlar, bir yanda yakılanlar var. Kimse arada değildir.

Yakılan biziz. Halktır. Yakanlar, emperyalistler, onların ülkemizdeki işbirlikçileri, düzen partileri, iktidardır. AKP iktidarının yeri tartışmaya yer vermeyecek biçimde yakanların safındadır.

Açılım oyununu oynayanlar, yakanların safındadır!

Yakanlar, kanlı elleriyle bu kez Alevi halkımıza açılım oyununu oynuyorlar. Katliamlarla, sürgünlerle sindiremedikleri Alevi halkımızı bu kez "Açılım" oyunu ile teslim almaya çalışıyorlar. Devşirdikleri üç-beş soysuzu kullanarak, değerlerimizi kullanıyor, bizi aldatıyorlar.

AKP iktidarının oyununu bozalım. Açılım oyununa ortak olmak, yakanların oyununa gelmektir. Mazlumun zalime elini uzatmasıdır. Reddetmeliyiz bu oyunu!

Yalanlara, yakanlara, aldatanlara, değerlerimizin üstünde tepinenlere aldanmayalım!

Madımak'taki yakan ellerden biri de emperyalizmin elidir

Her karışında kanımız ve alınterimizin olduğu Anadolu'yu bizim için yaşanmaz hale getirmek istediler. Dersim'de, Maraş'ta, Çorum'da katlettiler. Sivas'ta yaktılar. Gazi'de kurşunladılar.

Yaşadığımız bunca zulüm, bilin ki, emperyalizmden bağımsız olmamıştır. Bizi yakanlara Amerikan emperyalizmi onay verdi. Avrupa emperyalizmi onay verdi. İnançlarımızın yasaklanmasına onay verdiler. Şimdi haklarımızı savunuyor gözükmeleri tarihi bir riyakarlıktır.

Unutmayalım, emperyalizmin kovulmadığı bir ülkede ne inanç özgürlüğü olur, ne adalet!

Alevi halkımız ve bin yıllık kardeşliğimizi savunan Sünni halkımız, 2 Temmuz'da Sivas'ta olmak için bir çok nedenimiz var:

- 2 Temmuz'da Dersim'de, Maraş'ta, Çorum'da katledenlerden, Sivas'ta yakanlardan, Gazi'de kurşunlayanlardan hesap sormak için Sivas'ta olalım!

- 2 Temmuz'da "ABD Defol, Bu Vatan Bizim" demek için Sivas'ta olalım!

- 2 Temmuz'da bizi açılım oyunu ile oyalayanların oyunlarını bozmak için Sivas'ta olalım!

2 Temmuz'da Sivas'ta olalım.

Diri diri yakıldığımız Madımak, birliğimizin, dirliğimizin simgesi olsun.

Pir Sultanlar gibi dövüşerek, Madımaktakiler gibi ölümlere meydan okuyarak, Gazi halkı gibi direnerek yürüyelim canlar...

i  z  l  e

30 Haziran 2010 Çarşamba

Polis aynı polis, direnişçi aynı direnişçi!

Kanada Komünist Partisi lideri Miguel Figueroa, G-20 zirvesi sırasında göstericilere karşı aşırı şiddet kullanan polisi kınarken, polis şiddetinin önceden planlanmış olduğunu söyledi.


Kanada Komünist Partisi lideri Miguel Figueroa G-20 zirvesinin yapıldığı Toronto’da Cumartesi öğleden sonradan itibaren başlayan polis baskısını kınadı ve bağımsız bir soruşturma yapılmasını istedi. Figueroa, ayrıca, polisin gangsterlik yapmasına ve şimdiye kadar görülmemiş sayıda insanı gözaltına almasına “yeşil ışık” yakanların da soruşturulması gerektiğini söyledi.

Figueroa, “Cumartesi ve Pazar günü gözaltına alınan çoğunluğu genç olan 900’den fazla kişi hiçbir yasadışı işe karışmadı… Zirvenin yapıldığı yeri çevreleyen tellere yakın bir yerde de değillerdi. Muhalif görüşlerini ifade etme haklarını kullanıyorlardı” dedi. Figueroa, basın mensuplarının, olayları izlemekle yetinen insanların dahi polis şiddeti mağduru olduklarını belirtti.

Gözaltına alınanlara kötü muamele edildiğine de dikkat çeken Figueroa, bu kişilerin soğuk, kirli , kalabalık yerlerde tutulduklarını; yiyecek, su ve tuvalet ihtiyaçlarının karşılanmadığını bildirdi.

Komünist Parti lideri, polisin bu davranışının ve kitlesel gözaltıların birden bire gerçekleşmediğini, polisin bu taktikler üzerinde önceden çalıştığının açık olduğunu vurguladı.

Komünist partinin, sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin, polisin gizli ajanlarını ve provokatörlerini kalabalığın içine, anarşist grupların arasına gönderdiğini ortaya çıkardıklarını söyleyen Figueroa, polisin böylece çatışmaları provoke ettiğini ve polis saldırısına haklılık kazandırmaya çalıştığını belirtti.

Bu taktiklerin yeni olmadığını vurgulayan Komünist Parti lideri, bu yapılanların amacının “tekellerin, bankaların ve hükümetlerin kapitalist politikalarına karşı yapılan protestoları gözden düşürmek ve gayrımeşru ilan etmek; diğer insanların karşıt fikirlerini açıklamaktan çekinmelerine yol açacak bir korku atmosferi yaratmak; sivil özgürlüklere ve siyasi haklara daha otoriter sınırlar koymak” olduğunu ifade etti.

Kanada komünist partisi lideri doğruları söylemiş. Tüm dünyada genel geçerli bir durumu Toronto'da yaşananlar üzerinden tahlil etmiş.
Evet, İstanbul, Berlin, Toronto, Atina, Paris, Seattle, Cenova ya da Latin Amerika... Protestocuların, direnişçilerin sloganı hep aynı "kahrolsun empeyalizm, kahrolsun faşizm"... G-20, G-8, IMF, Nato ya da emperyalizmin kanlı politikalarının aracısı olan herhangi bir kurum, oluşum, birlik... Halkların, emeğin, işçinin, yoksulun düşmanı emperyalist ve faşist politikalar dünyanın her yerinde aynı düşünceye sahip direnişçilerce protesto ediliyor. Dünyanın her yerinde aynı zihniyetten beslenen polislerin şiddetine maruz kalıyorlar. Dünyanın her yerinde kapitalizme ve kapitalist devlere karşı direniş baskılara, saldırılara, gözaltılara, işkencelere rağmen büyüyor, sürüyor. Kapitalizm gittikçe daha büyük bir bir batağa saplanıyor ve emekten, halktan, yoksuldan yana olanlar daha güçlü, daha organize olarak dünyanın her yerinde kapitalizmin silahlı kuvvetleri polislerin karşısına çıkıyor.
 
Saldıran, tekmeleyen her yerde aynı kaskı, copu,  gazı kullanıyor. Dünyanın gerçek köleleri polislerdir. Polisler, sahipleri emperyalist kan emicilerin, yani patronlarının can güvenliğini sağlamak için faşizmin kendilerine verdiği yetkiyi sonuna kadar kullanmaktan çekinmezler dünya üzerinde. Polislik zorunlu bir meslek değildir. Polislik isteyerek yapılan bir meslektir. Bu yüzden onlar isteyerek, bilerek kendilerini emperyalist katillerin hizmetine adamışlardır. Kanada poliside Atina, Berlin, Paris, Cenova polisinden farklı değildir ve bunu ispatlamıştır. Oysa karşılarındaki direnişçiler tüm emekçilerin haklarını savunan insanlardır. Direnenler yani protestolara katılanlar din, dil, ırk, iş ayrımı gözetmezler insanların haklarını savunurken, kapitalizmin politikalarına karşı çıkarlarken. Saldıran ve tekmeleyen kasklı, coplu, kalkanlı güruh şunu bilmelidir ki karşılarındakiler gerekirse polisin bile hakkını savunurlar emek, özgürlük, hukuk, adalet, sömürü söz konusu olduğunda. Norveç'in başkenti Oslo'da bir duvar yazısı vardır "Tanrı saldırıp tekmeleyen hayvanlar yarattı ve Oslo emniyeti hepsini işe aldı" şeklinde...
 
Oysa polislerde bir gün emekli olacaklar işlerinden ve fakir halkın arasına katılacaklar. Tekmeledikleri, saldırdıkları, işkence yaptıkları, biber gazı sıkıp, copladıkları insanların arasına katılacaklar. Kapitalizm onların yerine yeni kuvvetler işe alacak ve eskileri yani bugünün şiddet uygulayıcılarını kapitalizmin vahşi ekonomik politikalarıyla ezecek, süründürecek. Ve o ezilen eski polisler TV ekranlarında dünyanın her yerinde direnişin aynen sürdüğünü, kendilerinin ise artık saldıran değilen ezilen sınıflar içinde olduklarını fark edecekler. Dünyada yapılacak yüzlerce onurlu iş kolunun varlığı, çalışılıp ekmek kazanılacak binlerce farklı iş olduğu gerçeği işte o zaman karşılarına çıkacak. Ve ne yazık ki çok geç olacak. Polis şiddetine maruz kalanlar  affetmez ama Tanrı affetsin onları :)

27 Haziran 2010 Pazar

Fidel: Yanılmış olmayı o kadar isterdim ki...

Küba Devrimi lideri Fidel Castro, son makalesinde, İran açıklarındaki ABD Donanması'na, ABD ve İsrail savaş uçaklarını taşıyan uçak gemisinin de ekleneceğini belirterek, İran'a silahlı bir saldırının yakınlaştığı yönünde bir değerlendirmede bulundu.

Fidel Castro'nun son gelişmeleri değerlendirdiği "Yanılmış olmayı o kadar isterdim ki" başlıklı yazısı şöyle:

Yazdığım bu satırlar yarın yani 26 Haziran Cumartesi günü Granma'da yayınlandığından sadece 32 gün sonra imparatorluğa gösterdiğimiz onurlu direniş olan 26 Temmuz gününü kutlayacağız.

İnsanlığın düşmanları her adımlarını ölçüp biçerek atıyorlar. Özellikle aklında sadece kâr hırsı ve hammadde olan, insanlığın ortak değerlerini gözardı eden ABD emperyalizmi.

16 Haziran günkü yazımda şunları yazmışım: "Bu cehennem habercisi gibi gelişmeler Dünya Kupası maçları arasında unutulup gidiyor, kimsenin umurunda olmaksızın."

Bu önemli spor olayı en çekişmeli aşamasına giriyor. 14 gün boyunca 32 ülkeden futbolcular ilk 16'ya girebilmek için çaba gösterdiler. Şimdi ise çeyrek finale, yarı finale ve finale kalabilmek için mücadele edecekler.

Futbol fanatizmi giderek artmakta, dünya üzerinde milyonlarca insanı etkisine almaya başladı bile.

Artık şunu sorabiliriz; kaçımız şu sıralarda ABD donanmasının en büyük uçak gemilerinden Harry S. Truman'ın beraberinde nükleer denizaltılarla birlikte Süveyş Kanalından geçerek İran Körfezine doğru yol almakta olduğunu biliyoruz?

ABD donanmasına eşlik eden gemiler arasında benzer ateş gücüne sahip İsrail savaş gemilerinin de olduğu bilinmekte. Bu donanma İran'a uygulanan abluka uyarınca ülkeye giriş çıkış yapan ticari gemileri arama yetkisine sahip olacak.

Hatırlanacağı gibi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, ABD'nin önerisi ve İngiltere, Fransa ile Almanya'nın desteğiyle çok ağır koşulları olan bir yaptırım kararı almıştı.

Diğer bir ağır yaptırım kararı da ABD Senatosundan çıkmıştı.

Üçüncü ve en ağır yaptırım kararı ise Avrupa Birliği tarafından alındı. Bütün bu gelişmeler 20 Haziran gününden önce oldu. O dönemde Fransa Cumhurbaşkanı acil bir ziyaretle Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Dmitri Medvedev ile görüşmüş, Rusya'nın İran ile görüşerek durumun daha kötüye gitmesine engel olması istenmişti.

Şimdi zaten İran açıklarında bulunan ABD donanmasına, ABD ve İsrail savaş uçaklarını taşıyan uçak gemisinin varması bekleniyor.

İşin en düşündürücü yanı ise ABD'nin Ortadoğudaki jandarması İsrail'in elinde son derece gelişmiş nükleer silahlar ve bunları kullanabilecek modern savaş uçaklarının bulunuyor olması.