24 Ocak 2010 Pazar

23 Ocak 1913 Babıali Baskını


Balyoz harekat Planı’nın altında “Balyoz Sıkıyönetim Komutanı” sıfatıyla imza atan Çetin Doğan, bu planı, Türkiye çapında sıkıyönetim ilanı sağlandıktan sonra ‘AKP hükümetini devirecek bir karar ve eylemler bütünü’ olarak tahayyül etmişti.” (Taraf)



Ordunun “İç düşman” olarak kodlandırdığı “tehlikelere” karşı planlar yapıp stratejiler çizdiği bu plan ve stratejileri değişen koşullara göre güncelleyip geliştirdiği biliniyor. Sır değil.

Muhtemelen yapanların dahi unuttuğu planların ayrıntıları ise yıllar geçtikten sonra Zaman üzerinden Taraf’a iletilerek, bu gazetenin yazarlarının tahayyül gücüne göre zenginleştirilip “pehlivan tefrikası”na dönüştürüldükten sonra öğrenmemiz sağlanıyor. Bu da sır değil.

Dış düşman kuvvetlerine karşı yapılan 81 vilayet, sayısını bilemediğim çoklukta kasaba, nahiye, köy ve mezranın düşman işgalinden kurtuluşunun yıl dönümleri için yapılan tatbikatlarda “biz” ve “onlar” olarak ayrılıp sınıflandırılmış zabıta memurları, itfaiyeciler, öğrenciler meydanlarda “kanlı” müsamereler yaparlar. Bunlara da alışık olmalısınız!

Bunlardan birincisinin dehşet vericiliği ikincisinin de en azından yakışıksızlığı ayrı ancak, bunların ortalığa dökülürkenki zamanlaması ve belgeler faş edilirken araya sıkıştırılan değerlendirmeler bana biraz tuhaf geliyor. Yazının başına aldığım işte bu tuhaflıktır.

Son “Sakal”, ”Çarşaf” planlarını yapan Genarallerden Çetin Doğan’nın bu planları yaparken “AKP hükümetini devirmeyi tahayyül etmesini” anlayamadım.

21 Ocak 2010 Perşembe

Tenis, taraftar ruhuyla tanıştı



Ortada bir spor karşılaşması olacak, üstüne üstlük, müsabıklardan biri Türk, izleyiciden, tezahüratsız, milli duygulardan azade bir şekilde oturup, arabaların arka koltuğundaki sallanan köpek başı misali topa bakması beklenecek. Daha neler!


Avustralya Açık Tenis Turnuvası, nihayet kortların da spor karşılaşmaları yapılan yer olduğunu gösterdi. Kimilerinin “dünyaya rezil olduk” abartısı ve hasmane yaklaşımlarına karşın, sergilediğimiz izleyici profili, hali vakti yerinde, şık şıkırdımların sporu olarak algılanagelen tenise, taraftar ruhu ve heyecanını taşıyarak yaygınlık kazandıracaktır.

Neydi o öyle, ikide bir seyirciyi “şşşttt!” diye paylayanların, parmak şıklatarak yapılan alkışların, bir sayıdan sonra ağzından yüksek ses kaçıverince dudağını ısıranların nazenin oyunu canım! Acayip paraların döndüğü, elitlerin zevki kategorisindeki tenis, işte şimdi ihtiyacı olan kitleyle buluştu.

Grand Slam’de ilk kez ikinci tura çıkacak bir Türk temsilcisi, adı da Marsel, maç yapacak elin Şililisiyle ve biz sessiz sedasız, topun bir rakete bir yere vurmasından ibaret sesin duyulduğu bir ortamda izleyeceğiz, öyle mi? Müsabaka kavramını içermeyen spor mu olur? Müsabaka dediğin de, rekabet değil midir? E, nasıl göstereceğiz biz bu rekabette kimin tarafını tuttuğumuzu? Rakibe sövme, yuhalama, desteklediğin için hançereni yırtma, rakip tribüne sataşma, ne o, spor. Öyle de spor mu olurmuş!

Seyircimizi defalarca uyarmışlar da, sonrasında da polis müdahale etmiş, dışarı çıkarmışlar. Böylece, tribünleri güzelleştiren meşalelerden, maytaplardan, pankartlardan, “yabancı cisim”lerden, şarkılardan mahrum kalmışlar ve tatsız tuzsuz haline geri dönmüş ortalık.

Efendim, bu futbol maçı mıymış! Bak bak bak! Futbolu alt tabaka sporu gören zihniyete bak. Orası için normal karşıladıkları şeyi, kendi kortlarında görmek istemediklerini söyleyerek, bazı sporları kendi kapalı av alanları gördüklerine daha ne delil olabilir? Ama yok öyle… Madem tenis de spordur diyorsunuz, sporun gereklerini her yerde yapacak bir taraftarlık ruhundan kaçamazsınız.

“Görüntü zevki kaçtı” diye yayını yarıda kesen Eurosport’un binası önünde toplanıp taşa tutalım da, sesimizi duymayan kalmasın…

18 Ocak 2010 Pazartesi

Gericilik Haiti'de tek ses

Haiti'de 200 bine yakın insanın öldüğü depremin ardından Bugün gazetesi yazarlarından Nuh Gönültaş "satanist"lere Allah'ın gazap indirdiğini savundu.


Bugün Gazetesi 17 Ocak tarihli sayısında Nuh Gönültaş imzalı bir yazı yayınlayarak Haiti'de 200 bine yakın insanın yaşamına mal olan depremi ülke halkının "şeytana tapınmasının bedeli" olduğunu iddia etti.


"Büyücülüğün merkezinde korkunç manzara" başlıklı haberde, geçtiğimiz hafta Salı günü meydana gelen ve 200 bine yakın insanın yaşamını yitirdiği depremin nedeni "takdir-i ilahi" olarak sunuldu.

Gönültaş, yaşanan felaketi özetledikten sonra "Bir yerde toplu işlenen cinayetlere toplum olarak tövbe edilmezse o bölge halkının başına bir kısım felaketler geldiği Kuran bize söylemekte" dedi ve şöyle devam etti "Haiti pek bilinen bir ülke değil ama ülkenen temel bilinen gerçeği halkının çoğunluğunun büyücülükle uğraşmasıdır. Halkın dini bir tür Vodoo dinidir. vodoo inancı Haiti'nin ulusal dinidir" diyerek akıllara sığmayacak iddialar ortaya attı:"Haiti'de yaşayan zencilerin büyük çoğunluğu satanist ayinler yapar, insan kurban eder, büyü işleriyle geçimini sağlar. Büyü ve uyuşturucu bir arada gider."

15 Ocak 2010 Cuma

19 Ocak'ta yine o saatte... Onu öldürdükleri yerde...

Üç yıl oldu. "Kovun" diyene ilişilmedi.

"Vurun" diyene ilişilmedi.
Katili kahraman yaptılar. Yapana ilişilmedi.
Hâlâ görev başındalar. Emir veriyor, manşet atıyorlar.
Ayıbı örtmeye devlet seferber. Mahkeme önünde birkaç çapulcu.

Güya namus davasıydı. Namus ortada kaldı.
Vicdanı adalet temizler.Vicdan ortada kaldı.
Biz vazgeçmeyeceğiz. Adaletin peşindeyiz.
19 Ocak'ta yine o saatte...
Onu öldürdükleri yerde...


Hrant için, Adalet için...

14 Ocak 2010 Perşembe

İsrail’i aptallar mı yönetiyor?


Son diplomatik krizle birlikte dikkat çeken bir nokta, İsrailli yöneticilerin Türkiye analizlerinin sığlığı oldu. İsrail hükümet yetkilileri, kahvehane muhabbeti gibi Türkiye analizi yapıyorlar.


Türkiye’nin Tel Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol’un “alçak koltuğa” oturtulmasıyla patlak veren diplomatik kriz, İsrail hükümetinin Türkiye’den iki defa özür dilemesiyle son bulmuş görünüyor. Süreç boyunca beceriksiz bir görüntü veren İsrail hükümeti, sonuçta hem uluslararası arenada, hem de İsrail kamuoyu önünde kendini küçük düşürmüş oldu.

Ancak bu süreçte daha dikkat çekici olan bir öge, İsrailli otoritelerin Türkiye ve Türkiye’nin bölgedeki rolüne ilişkin yaptıkları analizler oldu. Başta İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu olmak üzere, İsrail’den Türkiye hakkında yapılan analizlerin dili ve sığlığı, kahvehane muhabbetlerini anımsattı.

Obama döneminde Türkiye

Kuruluşundan bu yana adımlarını batının pozisyonuna bakarak atmış olan, uzunca süredir emperyalizme tam bağımlı bir ülke halini alan Türkiye, içinden geçtiğimiz dönemde emperyalizmle ilişkilerinde özgün bir dönemden geçiyor. ABD’de Bush döneminin sona ermesi ve Barack Obama’nın başa gelmesiyle birlikte Türkiye, bu coğrafyada emperyalizmin şimdiye dek saldırganlıkla kazanamadığı unsurları kazanmak için uyguladığı, diplomasinin daha fazla kullanıldığı yeni taktikte, görünüşte “bağımsız ve güçlü” bir aktör olarak emperyalizmin taşeronluğunu üstleniyor.

Bu hedefteki unsurlar nezdinde rolünü yerine getirebilmek için itibar kazanması gereken Türkiye, karşı çıkmak adına somut hiçbir şey yapmamasına, İsrail’le askeri ve stratejik işbirliğini sürdürmesine rağmen, sık sık Gazze işgali nedeniyle İsrail hükümetini eleştiriyor. Başbakan Erdoğan’ın Lübnan Başbakanı Hariri’nin Ankara ziyareti sırasında İsrail hükümetini bir kez daha eleştirmesi, son diplomatik kriz sürecinin başlangıcı olmuştu.

13 Ocak 2010 Çarşamba

Romanlardan Edirne’de eylem


Selendi’den Roman vatandaşların sürgün edilmesini protesto eden Edirne’li Romanlar, “Bu ayrımcılığa neden olanlara lanet olsun” dediler.


Edirne’deki Roman yurttaşlar Manisa’nın Selendi ilçesinde yaşanan olaylar nedeniyle Gördes ilçesine nakledilen Roman aileler için bir eylem yaptı.


Edirne’nin Mezilahır Mahellesi'ndeki oturan Romanla davul ve zurna eşliğinde göbek atarak Selendi'de yaşananları protesto ettiler. Romanlar adına bir açıklama yapan Edirne Kurbağa ve Salyangoz Toplayıcıları Yardımlaşma ve Kalkınma Derneği Başkanı Metin Örs, Selendi’de Roman vatandaşlara reva görülen “insanlık dışı uygulamaları” kınadıklarını kaydederken, “Roman vatandaşların çeşitli suçlamalarla dövülüp evlerinin ve araçlarının tahrip edilmesinin, ilçeden Gördes’e sürgün edilmesinin kabul edilebilir olmadığını” söyledi. Örs şöyle konuştu: "Bu yaşananlar sadece Selendi çingenelerini değil, Edirne'de huzur içinde ve bütün Türkiye'de huzur içinde yaşayan Romanları üzmüştür. Gördes'e sürgün edilen çingenelerin bu kentte istenmediği söylenilmektedir. Biz Edirne çingeneleri olarak bağrımıza basmaya hazırız. Bir odamızı ikiye bölüp yarısını kendilerine verebileceğimiz gibi onları burada aç bırakmayacağımızı da bilsinler. Bu ayrımcılığa neden olanlara lanet olsun."

“Mülki ve yerel yöneticiler hakkında tatbikat gerekir”

Örs açıklamasında Roman vatandaşlara çeşitli suçlar isnat edilmekte olduğunu ifade ederken, “Bu suçları işlemiş olsalar dahi Selendi’de yaşayan Romanları hor görüp kahvehanelerine dahi almayan Selendi halkının hiç mi suçu yok? Selendi’de yaşayan Roman vatandaşlardan oy istemesini bilen ancak seçildikten sonra maddi ve manevi yönden sahip çıkmayan bundan önceki ve şimdiki belediye başkanlarının suçu yok mu? Selendi’nin kaymakamı ve emniyet yetkilileri bu olaylar gelişirken acaba neredeydi? Manisa Valisi olaylar gelişirken neredeydi? Görülüyor ki öncelikle ayrıcalığa neden oldukları için mülki ve yerel yöneticiler hakkında kanuni takibata geçilmesi gerekir” dedi.